|
| ||||||
|
|
|
Mehmet AYDIN KAL Bu yüzyılda, okur-yapıt-yazar sacayağına yönelik kuramsal yaklaşımlar öylesine çeşitlendi ki bir metni tanımlamaya yönelik tek bir bakış açısı neredeyse güdük kabul ediliyor. Gerek metin çözümlemelerinde ve gerekse yazınsal eleştiride ne salt yapıtın okurda yaratabileceği olası zihinsel - ruhsal durumlar ve ne de yazarın zihinsel ruhsal durumu yapıtı tek başına somutlaştırmaya yetmiyor. Özellikle sorun, "yazınsal metnin kendiliği" üzerine konumlanınca doğal olarak inceleme nesnesi yapıtın ta kendisi oluyor ve yapıtı tanımlama düzleminde onu çevreleyen ardıl motifler yapıtın dışında bırakılıyor. Yazarı tarafından bitirilmiş bir metin üzerine söylenecek hiçbir söz yazarı bağlamaz. Aynı bağlamazlık okur açısından da geçerlidir; yazarın yapıtına ya da yazma tutumuna yönelik olarak söylediği "şey"ler metni tanımlama noktasında çok şey ifade etmez. Eğer yapıtın kendiliğinden söz ediyorsak, yazar üzerine odaklanmış ruhbilimsel çözümlemelerin yapıtın kendiliğine yüzde yüz açıklık getirmeyeceği, sonuçta yazarın kendiliği ile yapıtın kendiliğinin farklı bağlamlar olduğunu belirtmekte yarar var. Sözgelimi, Kafka'yı ruhsal sorunları ile ünlü bir kişi olarak tanımlamak; ikili ilişkilerindeki yalnızlığı, utangaçlığı, çekingenliği vs. gibi ona yönelik psikopatolojik bulgular Kafka'nın kendilik bilinci bağlamında ele alınacak noktalardır. Kafka'nın yapıtlarına bu bakış açısından eğilmek farklı bir konudur. Aynı şekilde, Cahit Sıtkı Tarancı'da da ürkek, çekingen, sakin ve yalnızlık içine gömülmüş bir yaşam vs bulguları saptamak onun yapıtlarını farklı bir bakış açısında ele almak için düşünülebilir ama yapıtın kendiliği için tek yeterli gerekçe olarak gösterilemez. Çünkü Edip Cansever'in de dediği gibi kimliğimizle yazdıklarımız arasında varsaydığımız benzeşlik, gerçek, tutarlı bir benzeşlik olabilir mi? Yani şiirimizle ne kadar sokulabiliriz kendimize? Ayrıca her yapıtı ya da bir yazarın her yapıtını yaratıcısının kendi ligiyle özdeşleştirme çabası nafiledir. Bir dışa vurum öğesi olarak şiir, öykü ya da roman gerçeğin kurgusal bir yansısıdır, yani metnin kendiliği yazarın kendilik bilinciyle her zaman örtüşen değildir. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur. 0 halde nasıl yaklaşmalı yazınsal bir metindeki kendilik olgusuna ? Kendilik olgusu her şeyden önce nesnelliğin algılanması, tanımlanması ve kendine özerk yapıyla nesnel ayrılığın farkındalığı olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda bir sanat yapıtı için kendilik, olsa olsa içerik ve biçim düzleminde kendi nesnelliğini bulmuş, oturmuş, tutarlı ve somut bir bütünce olma durumudur. Yani, metnin kendiliği, en aykırı tutumunda bile kendine aykırı olmayan özgün bir durumdur. Yazınsal bir yapıt için kendilik sorunu her şeyden önce, onun kendi türü içindeki tartışma götürmez biçimidir. Bu, şiir ya da düzyazı tartışmalarıyla birbiri içine sokulan türler arası karışım konusunda sözü edilebilir bir konudur. Yani bir metnin hem şiir, hem düzyazı olması, hem roman, hem uzun öykü kabul edilebilmesi gibi... Böylesi çoğul yaklaşımlar içkin yapıda metnin kendiliğine aykırı tutumlardır. Bir sanat yapıtının kendiliği salt yazınla ilintili değildir; ister öykü, roman, şiir olsun, ister heykel, resim, mimari ya da sinema yapıtı, aynı değişmezlik bunların her biri için geçerlidir. Yapıtın ortaya koyduğu kendilik durumu, özerkliğini, özgünlüğünü, yapısal farklılığını gösterir. Bir yapıtın kendilik durumuna karşıt olabilecek durum kaprisli olma durumudur. Yani kaprisli yapıt, benzemeye çalışmış ama kendi olamamış bir yapıttır. Bu müzikte de mimaride de yazında da aynıdır. Yapıttaki kapris, çift yönlü açılımı olan bir durumdur: ilki, onun benzerleri arasında olmaya çalışıp olamayan, benzemeye çalışıp benzeyemeyen yani kendileşme sürecini başaramamış yapıttır. Öte yandan, yaratıcısının narsizmini haykıran, yani yaratıcısını aşamamış yapıtta sanatçı kaprislerini görmek de yapıtın kendiliğine engel bir durumdur. Yani, kapris olgusunu salt yetersizlik ya da doygunluktan yoksunluk olarak ele almıyorum. Yapıtın kendiliğini gölgeleyen kaprisli tutum çoğu kez yaratıcısının kendilik bilincinden kaynaklanır. Yapıt, yaratıcısının ego tatmin aracı değildir ya da olmamalıdır. Nitekim, abartılmış bir duygusallık ya da dozu kaçırılmış bir estetizm, bir şiiri de, bir tabloyu da, bir sinema filmini de kendiliği olmayan, sadece sahibinin sesi olarak devinimsiz bir nesne haline sokabilir. Dolayısıyla, sanat yapıtı kendi başına, kendi için kendilik içermelidir. Sanatçı, yapıtının ne önünde olabilir ne de ardında. Yani bir yapıt yaratıcısının gölgesinde kalıyorsa o yapıtın kendilik açmazı vardır. Somutlaştırmak gerekirse, X romanının yazarının medyatik pompalamayla tanınmış olması ve bu yazarın her yapıtına salt onun söylemi diye koşullanmış bir olumluluk düzleminde yaklaşmak metni savsaklayıp sadece ve sadece yazarını ölçüt almakla eşdeğerdir. Oysa ki sanat yapıtı sahibi ile kaim değildir. O sadece sahibinin çizgisel bir zaman düzleminde o ana denk gelen dışavurumlarının yansısıdır. Yani yazarın dünya görüşü değişebilir, yazar yitebilir, ama metin çağlar boyunca kalır. Dolayısıya metin yazarından özerk bir bütündür. Onun kendiliği, ait olduğu çağa yönelik estetik, entelektüel normlara uygunluğu ya da en uygunsuz anda bile kendi içindeki tutarlılığına dayalı bir durumdur. Nitekim, Michel Foucoult, Roland Barthes, Derrida gibi yazın araştırmacıları da metni çok boyutlu bir yapı olarak ele almaları noktasında birleşmektedirler ve özellikle Foucault, metni anlamlandırma sürecinde yazarın kaynakça teşkil edemeyeceğine inanır. Ancak, sanat yapıtını böylesi bir tanımlama içinde durağan bir nesne gibi algılama yanılgısına da düşülmemelidir. Sözünü ettiğimiz kendilik, yapıtın üretim aşamasında tabi ki yaratıcısının kendilik bilinciyle örtüşüm de gösterebilir. Sözgelimi, İsmet ÖZEL1 in kendi şirine yönelik olarak "Hayatım bir şairin hayatından daha çok bir şiirin hayatına benzer. Doğrusunu söylersek, bir şair hayatından hiç haberim olmadı, olamadı. Yazanı değil, yazılanı yaşadım: Şiiri. Bu yüzden olsa gerek şiirlerim kendi zamanlarını ve mekanlarını kendileri seçtiler. Beni kendilerine yardıma icbar ettiler.." şeklindeki ifadesi yapıtın kendiliğinin, sanatçının kendilik bilincine çok da uzak düşmediğini gösterir. Mehmet Rıfat'ın dediği gibi, "Dünya vardır, yazar dünyaya bakar konuşur. Eleştirmen ise dünyaya değil yazarın söylemine bakar konuşur." Sanatsal yaratı düzleminde sanatçının kendi dışında şeylerden söz ederken kendi beynine ve yüreğine yönelerek söylemlerini o eksende yapılandıracağı kuşkusuzdur. Sanatçının kendilik bilinci çoğu kez kendi dışında nesnelerle örüntülü karmaşık bir yapı olarak ortaya çıkar. "Ben" diye söze başlayan bir sanatçı aslında benin içine gömdüğü "öteki", "beriki", "diğeri" çoğullamalarıyla kendi bilinciyle kendi dışındakiler! arasında ilişki kurmaktadır. Bu ilişkiler yumağında tek anlamlılık diye bir şey söz konusu olamaz. Ya da eğer varsa böylesi bir tek anlamlılık, bunu ortaya çıkaracak olan okurdur, okurun algı düzeyidir. Nitekim, Umberto Eco'nun ısrarla vurguladığı çok anlamlılık ve metni algılamada okurla metnin karşılıklı etkileşimi, daha doğrusu yapıtın her türlü anlamlandırmaya açıklığı yabana atılmaması gereken bir yaklaşımdır. Yapıta yönelik farklı algılamalar onun kendiliğine aykırı düşmez. Jan Mokarovsky, " Göstergebilimsel bir olgu olarak sanat " isimli çalışmasında sanat yapıtının açıktan açığa yaratıcısıyla toplum arasında bir aracılık işlevi görmek üzere ortaya konduğundan, bundan başka sanat yapıtını dış dünyada temsil eden tek tek ve tüm insanlar tarafından algılanabilen bir "şey" bir " ürün" ün daima olduğundan söz eder ama sanat yapıtını böyle bir "ürün" e indirgemenin olanaksız olduğunu söyler. Ona göre, izlenimci bir resme bakan herhangi bir kişide uyanan öznel zihinsel ve ruhsal durumlar, kübist bir resmin uyandırdıklarından bütünüyle değişik olacaktır. Benzer şekilde, gerçeküstücü bir şiir, izleğinin tüm bağlamını, her şeyiyle imgeleminde canlandırmasını ister okuyucudan, oysa klasik şiir dışavurumundaki doğruluk nedeniyle öznel çağrışımların özgül bir biçimde oynaşmasını bütünüyle engeller. Mukarovsky, "sanat" görüngüsünün nesenel incelemesinde sanat yapıtını şunlardan oluşan bir gösterge olması gerektiğini söyler: (1) sanatçı tarafından yaratılan, algılanabilir bir gösteren, (2) toplumsal bilinçte kaydedilmiş bir anlam/=estetik nesne ve (3) gösterilenle bir bağıntı; toplumsal görüngünün toplam bağlamını gösteren bir bağıntı. Yapıtın asıl yapısı dediğimiz şeyi bu bileşenlerden ikincisinin oluşturduğunu söyler. Greimas'ın gözlüğüyle bakarsak, aslında çevreleyen uzamda her nesnel geceki i k bir göstergedir ve bu göstergelerin birbirleriyle olan ilişkisiyle varlaşan dil kendi bağlamında kendiliği olan bir bütündür. Yapıtın içkin yapısına girmeden en dış eksende söylenecek şeyler yapıtı tanımlamaktan, çözümlemekten çok ona yönelik ruhal-zihinsel izlenimlerin yansısı olacaktır. Yapıtın kendiliği onun nesnel gerçekliği üzerine konumlanan bir süreçtir. Ne söylersek söyleyelim, sadece ve sadece metne yönelik sözcelerimiz onun kendilik bağlamı içinde bir anlam ifade edecektir. |
|
| ||
|
|
||||||