|
| ||||||
|
|
|
Talip ÇUKURLU Belagat: "Sözün fasih olmakla beraber mukteza-yı hal ve makama mutabık olmasıdır" diye tarif edilir. Bazı kaynaklar belagatı "ulaşmak, bir şeyin son noktasına varmak, olgunlaşmak, erginlik çağına girmek" manasındaki buluğ kelimesi ile ilgili görüyorlarsa da bab ve masdar değişikliğinden dolayı bu anlam isabetli görülmemektedir. Terim olarak ise biri meleke diğeri ilim olmak üzere iki manada kullanılmıştır. Meleke olarak belagat, sözün fasih olmakla beraber yer ve zamana da uygun olmasıdır. Belagat insanda doğuştan var olan bir melekedir. Nitekim KureÂn-ı Kerim'de "O, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti"(er-Rahman 55/3-4) buyurulmaktadır. Dolayısıyla belagat henüz ilim haline gelmeden önce -özellikle Cahiliye Devrinde- meleke olarak şair, yazar ve hatiplerde, hatta halkın dilinde vardı. Fahreddîn-i RÂzi (ö.606/1209): "Belagat, söz sahibinin kalbinde olan mananın özünü, onu bozacak kısaltmadan ve usandıracak uzatmadan sakınmak suretiyle ifade etmesidir." demiştir. Hz. Ali'ye (r.a) göre ise belagat, "karışık noktaları ve bilinmeyen gizlilikleri en basit ifadelerle açıklamaktır." SekkÂkî'ye (ö.626/1229) göre belagat, "konuşan kişinin manaları ifade etme hususunda öyle bir meleke kazanmasıdır ki, bununla tertiplerin hakkını verir, teşbih, mecaz ve kinaye çeşitlerini maharetle kullanır." İbnü'l-MukaffÂ'ya göre (ö.142/759) belagat, "sözü herkesin kolay kolay söyleyemeyeceği tarzda söylemektir." Cahiz'e göre (ö.255/869) belagat, "lafızla mananın güzellikte birbiriyle yarışması, yani manadan önce lafzın kulağa, lafzdan önce de mananın zihne süratle ulaşmasıdır." Belagatın terim olarak ikinci manası ise Meeani, Beyan ve Bedie tenlerini ihtiva eden ilim dalının adı olmasıdır. Batı dillerinde buna rhetorigue (retorik) denilmektedir. Aslında belagata edebiyatın eski adı da diyebiliriz. Edebiyat kelimesi kullanılmaya başlanılınca, belagat onun bir kolu haline gelmiştir. Eski İslam belagatçıları KureÂn'ı salt belagat örneği olarak görmüşlerdir. Hatta bu yüzden belagatı ilimlerin en üstünü olarak görenler de vardır. Bunlar kelama ait belagatta iki yön gösterirler: Allah'a ait olan taraf-ı aela (yüce yön) ve insana ait olan taraf-ı esfel (aşağı yön). Bu ikisi dışında insanlardan sadır olan, yani belagat kuralları dışında kalan sözler ise değerli olmayan sözlerdir. Belagat, Cahiliye Devrinde çok ileri ve yaygın durumda olmasına rağmen, müstakil bir ilim haline^gelememiştir. Bir ilim haline gelmesi ancak İslÂmiyet'ten sonradır. KureÂn-ı Kerîm'in belagatıyla -o zamandaki edipler başta olmak üzere- bütün dünyaya meydan okuması, Allah'ın kelamını anlama gayretleri ve KureÂn'ın iecazına ulaşma çabaları belagat ilminin tedvinine hız vermiştir. Eby Ubeyde'nin (ö.210/825) "MecÂzü'l-KureÂn" adlı eseriyle ilk defa ele alınan belagat ilmi, CÂhiz'in (ö.255/869) "EI-BeyÂn ve't-Tebyîn" adlı eserinde teşbih, mecaz, istiare, kinaye, iecaz gibi bahislerle tafsilatlı olarak incelenmiş, Hicrî IV.asrın sonlarına doğru kendi terimleriyle müstakil bir ilim haline gelmeye başlamıştır. Bu asırdan itibaren yetişen müelliflerle, özellikle Zemahşerî (ö.538/1144), AbdülkÂhir el-CürcÂnî (ö.471/1078), Bedreddîn bin. M Âli k, SirÂceddîn SekkÂkî, HÂtib el-Kazvînî (ö.739/1338), Meseyd bin Ömerü'l-Kazîü't-TeftazÂnî (ö.792/1390)'nin deha ve gayretleriyle altın devrini yaşayan belagat ilmi Hicrî VIII. asırdan başlayarak, diğer birçok İslami ilimler gibi duraklama dönemine girmiştir. Bunlarınjçinde bir ilim olarak belagati ilk işleyen Bedreddîn bin Malik'tir. (Ravdu'l-EzhÂn ve Misbah adlı eserlerinde.) Belagat ilmini bütün kısımlarıyla birlikte ilk defa sistemleştiren Arap dilinin değerli bilgini, büyük Türk dilcisi Siraceddîn Sekkakî'dir. Onun Miftahü'l-Ulym adlı eserinin üçüncü kısmı belagata ayrılmıştır. Belagatın ilmi terim olarak Meeani, Beyan ve Bedie olarak üç ayrı fenne ayrıldığını söylemiştik. Bu kavramları daha iyi anlayabilmek için Muallim Naci'nin tasnif ve teşbihini vermemiz yerinde olacaktır kanaatindeyim: "Kelamda iki türlü güzellik aranır. Biri hüsn-i zati, diğeri hüsn-i arazidir. Hüsn-i zati; Meeani ve Beyan ile, hüsn-i arazi (sonradan gelme güzellik); Bedie ile cilveger olur. Söz bir güzel kıza teşbih olunsa Meeani ile Beyan endamının düzgünlüğüne, hareketlerinin inceliğine, Bedie ise dış süslere benzetilmek lazım gelir. Yalnız Bedie ile müzeyyen olan söz, tekellüfle süslenmiş bir çirkine benzer. Bir güzel süslenmese de güzeldir. Bir çirkin süslense de çirkindir, ihtimal ki gülünç de olur. Hüsn-i zatisiz, hüsn-i arazinin ehemmiyeti olamaz. Fakat hüsn-i zatiye, hüsn-i arazi de munzam olursa elbette ala olur." Buradan anlaşıldığına göre bir söz Bediesiz olabilir ama Meeani ve Beyansız olamaz. Arap edebiyatında belagat çalışmaları önce edebi tenkit şeklinde başlamış, İslami dönemde ise hem Kuran-ı Kerîm'in iecazı, hem de edebi tenkit sebebiyle bu faaliyet daha hızlı bir şekilde devam etmiştir. Bu yapılan çalışmalardan belagatla ilgili olanları dört döneme ayırmak mümkündür. I.Dönem: Kuran-ı Kerîm'in nüzulünden yaklaşık IV.(X.) yüzyıl sonlarına kadar devam eden bu dönemdeki belagat çalışmaları dil ve edebiyat, tefsir, edebi tenkit ve kelam ilimleriyle karışık bir şekilde ele alınmış fakat esas hedef KureÂn-ı Kerîm'i layıkıyla anlamak olmuştur. İslam dünyasının sınırları genişleyip, Arap olmayan Müslüman toplulukların KureÂn-ı Kerîm'i yanlış anlama endişesi ortaya çıkınca Arap dili gramerinin kurallar halinde tesbitine ihtiyaç duyuldu, ilk asırlarda bu kurallar tespit edilirken dil ve edebiyat bir bütün olarak ele alındığından belagat kaideleri de bu ilimler içinde incelenmekteydi. Yine bu dönemde İslam'a ve KureÂn-ı Kerîm'e yöneltilen eleştirilere kelamcıların cevap aramaları belagat ilminin gelişmesi açısından faydalı olmuştur. II.Dönem: IV.(X.) yüzyıl sonlarından VIII.(XIV.) yüzyıl sonlarına kadar devam eden bu dönemde belagat müstakil bir ilim halinde teşekkül etmeye başlamıştır. Belagat terimleri üzerinde durulmuş ve yazılan eserlerde belagat ön planda tutulmuştur. Belagat ilmi, beyan, meeani,ve bedieden ibaret olan klasik şeklini bu dönemde almıştır. III.Dönem: VIII.(XIV.) yüzyıl ortalarından XIII.(XIX.) yüzyıl sonlarına kadar devam eden bu uzun dönemde belagat ilimlerinde bir duraklama başlamıştır. Bu dönemde bedîiyyÂt adıyla Hz.Peygamber'in methini konu edinen ve her beytinde en az bir bediei sanat kullanılan yeni bir nazım şekli ortaya çıkmıştır. Bu zamana kadar yapılan belagat çalışmaları taşıdıkları özellikler bakımından "Kelam ve Felsefe Mektebi" ve "Edebiyat Mektebi" olarak ikiye ayrılmıştır. Kelam ve felsefe mektebinde mantıki tarifler, tasnifler ve felsefi terimler hakimdir. Bu mektep mensupları anlaşılması zor, yoğun bir metin ortaya koymuşlar; bu metinlerin anlaşılabilmesi için de ayrıca şerh, haşiye ve tali kat yazma ihtiyacı duymuşlardır. Edebiyat mektebinde ise felsefi ve mantıki terimlerden çok edebi zevk ve sanat ölçüleri esas alınmıştır. Bu mektebe mensup eserlerin anlaşılması kelam mektebine göre daha kolay olması sebebiyle bunlarla ilgili şerh, haşiye ve taIikata ihtiyaç duyulmamıştır. Aynı şartlar içinde doğup, gelişen bu mektepleri kesin çizgilerle biribirinden ayırmak mümkün değildir. Yalnız şu var ki İslam dünyasında belagat denince akla ilk gelen, kelam ve felsefe mektebi ve bu mektebe mensup müelliflerin eserleri olmuştur. IV.Dönem: XIII.(XIX.) yüzyıl sonlarından günümüze kadar devam edegelen, İslam dünyasının Avrupa ile temasa geçmesinden sonra yenilik arayışlarının başladığı dönemdir. Dolayısıyla bu dönemde yetişen belagatçılar klasik tarzı savunanlar ve belagata modern bir görünüm vermek isteyenler olarak ikiye ayrılmıştır. II. gruptakiler genellikle Batı edebiyatını okumuş, incelemiş ve bu edebiyattaki gelişmelerin etkisinde kalmış kimselerdir. Türk edebiyatına gelince; Türk edebiyatında belagat uzun müddet Arap diline has bir ilim sayılmış, bu yüzden pek gelişme ortamı bulamamıştır. Belagat ilminin gerekliliği ancak II.Mahmut döneminde hissedilmeye başlanmıştır. Bizde klasik belagatın tam kadrosunu yani fesahat, meeani, beyan ve bediei içine alan ilk kitap Ahmet Hamdi'nin "Belagat-ı LisÂn-ı OsmÂnî"sidir (İst.1293). Fakat bu eser örnekler bakımından son derece zayıftır. Bu yüzden bizdeki ilk ciddi eser Ahmet Cevdet Paşa'nın "Belagat-ı OsmÂnîyye"sidir (İst.1298-1299). Bu kitap, devrinde sekiz defa basılıp, belagat meselelerinin Türk aydını tarafından bir tartışma konusu haline gelmesinde etkili olmuştur. Yine aynı yıllarda RecÂi-zÂde Mahmut Ekrem, Fransızca eserlerden faydalanarak retorik ile Türk belagatını bağdaştırmaya çalışmış ve bu doğrultuda "Taelin-i EdebiyyÂt" (İst.1299) isimli kitabını neşretmiştir. Muallim NÂcî'nin "IstılahÂt-ı Edebiyye"si (İst.1307) ise daha da oturmuş ve yerleşmiş bir Türk belagatını anlatır.
|
|
| ||
|
|
||||||