|
|
|
Yarış
atlarının sırrı
Ahmet Burhan FAKIOĞLU
Sıcak
bir yaz günüydü. Kavurucu sıcaklar ormandaki yarış alanında sonucu
merakla bekleyen hayvanları bile etkilemiş, kimi büyük bir yaprağın
altına girmiş, kimi bir ağaç kovuğuna... Bazıları da çalıların içine
girerek kendilerine gölge bir yer bulmuşlardı. Gölgeler dahi o kadar
sıcaktı ki çalıların dibine giren Tıstıs boylu boyunca bir halat
gibi uzanmış, adeta çatal dili ağzına sığmıyor gibi sürekli dışında
duruyordu. Ormandaki ağaç dallarına konan kuşlar bile kanatlarını
kırılmış gibi iki yana salmış, gagaları sürekli açık bir şekilde
hızlı hızlı soluyorlardı.
Tüm
hayvanlar hem yarışın sonucunu merak ediyorlar hem de bir an önce
dağılıp daha serin bir yerlere gitmek için can atıyorlardı. Yarışan
iki taraftan birisi olan tavşanlar bitiş noktasının sağındaki
çalılıklarda tek sıra halinde kendilerinden emin bir şekilde
bekleşiyorlardı. Yolun karşısında ise diğer yarışmacı taraf olan
tosbağalar sıcağın etkisiyle kafalarını kabuklarına sokmuşlar adeta
benekli taşlar gibi heyecanla bekliyorlardı.
Genç
tosbağalar tavşanlara:
"Biz bu yıl
yarışı kazanacağız, göreceksiniz"
"Hadi oradan, o eskidendi. Son
üç yıldır hep biz
kazanıyoruz. Artık siz rüyanızda kazanırsınız. '
"Var mısınız
iddiaya?"
"Varız,
nesine?
"Havucuna"
"Tamam, eğer
biz kazanırsak salatalıklarımı isterim"
Bu arada en yüksek ağacın tepesinde gözcülük yapan karga
gakladı:
"Geliyoooor!"
Tüm
hayvanlar başlarını soktukları gölgeliklerden çıkarıp heyecanla
kimin geldiğini anlamak için yola baktılar. Gelen tavşandı. Az sonra
tavşanlar yarışmayı kazanmanın sevinciyle hoplamaya/ zıplamaya ve
zafer şarkıları söylemeye başladılar. Diğer hayvanlar da bu yıl çok
iddialı olan tosbağaların haline bakıp kendilerinden geçercesine
gülüyorlardı. Ormanda tam bir şamata vardı. Tosbağalar ise
düştükleri bu komik durum yüzünden çok üzgün bir şekilde
yarışmacılarının bitiş çizgisine gelmesini bekliyorlardı. Artık
neredeyse yarışma alanında tosbağalardan başka kimse kalmamıştı ama
daha yarışmacıları gelmemişti.
Tosbağaların
reisi Bolkirtiş homurtulu ve öfkeli bir sesle:
"Nerede
kaldı
bu Acar tosbağa? Gidip arayalım bulalım şunu? Tüm hayvanlar alemine
rezil olduk yine!"
Reis Bolkirtiş'in
danışmanı Çokbilmiş kısık ve hürmetli bir ses tonuyla: Efendimiz,
ben söylemiştim bu Acar tosbağadan yarışmacı olmaz diye. Kesin yine
dere kenarındaki sebzeliklere dalmıştır. Gidip oraya bakalım.'
Reis,
Çokbilmiş tosbağaya
hak vererek dere kenarındaki sebzeliklere bakılması için emir verdi.
Tüm tosbağalar dere kenarına doğru yürüdüler. Tam dere kenarındaki
sebzeliklere yaklaşmışlardı ki birden Acar tosbağanın havada uçarak
pat diye dereye düştüğünü gördüler. Arkasından sebzeliğin sahibi
olan iri yarı adamın sesi işitildi:
"Ulan tosbağa
seni bir daha bahçemde yakalarsam kabuğunu kırarım. Senin için mi
yetiştiriyorum, ortakçım mısın be!"
Allahtan deredeki yumuşak
ve ıslak kumların üzerine düşen Acar tosbağaya bir şey olmamıştı.
Acar tosbağa kendini toparlayıp dört ayaküstüne gelince:
"Senin acı
hıyarlarına kalmadık. Bu bağ olmazsa şu bağ olur" diye kendi kendine
söylenmeye başlamıştı. Dereden yola çıkmak için yürümeye başladı.
Tam yola çıkmıştı ki arkadaşlarının kendini seyrettiklerini gördü. 0
anda yarışma aklına geldi. Hiç
bozuntuya vermeden yola koyulmuştu
ki Reis Bolkirtiş'in öfkeli sesiyle irkildi.
"Nereye böyle
Acar tosbağa, selamsız sabahsız!"
Acar tosbağa
pişkin pişkin:
"Dalga mı
geçiyorsun Reis tabi ki şu an yarışıyorum. Hem beni lafa takmayın
neredeyse Ponpon tavşan uyanır. Ondan önce bitiş yerine varıp şu
yarışı kazanmalıyım."
Reis Bolkirtiş
öyle sinirle boynunu kabuğundan dışarı öyle bir çıkardı ki yaşlı bir
ağaç gövdesine benzeyen boynundaki kirtişleri sayılsa yaşı ortaya
çıkacak gibiydi.
"Yarış
bitti sersem herif. Sayende tüm hayvanlar alemine maskara olduk. Tüm
havyanlar gülmekten sarhoş oldular. Yaşlı Tıstı s bile gülmekten
kuyruğunu yere çarparken şaşırıp başını da çarpınca baygınlık
geçirdi. Hala kargaların koro halindeki alaycı gaklamaları
kulaklarımdan gitmiyor.'
Acar tosbağa
biraz utandığından biraz da korkusundan başını kabuğunun içine
sokmuştu. Ağzını açıp bir şey söyleyemedi. Gerçektende son üç yıldır
bu şımarık ve tembel tavşanlara yeniliyorlardı. Oysa daha önceleri
tavşanlar, nasıl olsa tosbağalar bizi geçemez diye bir gölgelik
bulup uyur kalırlar, onlar uyanana kadar tosbağalar bitiş çizgisine
varırlardı. Artık tavşanlar gözünü açmış uyur gibi yapıp tosbağaları
kandırıyorlar sonra da tosbağalar bağa bahçeye dalınca yattıkları
yerden kalkıp yarışı bitiriyorlardı. Bazen de başka tavşanlar uyuyan
yarışmacılarını gidip uyandırıyorlar bu şekilde birinci
geliyorlardı. Ogün Reis Bolkirtiş tüm tosbağaları akşam evinin
önünde toplantıya çağırdı. Bu işe bir çözüm bulmak gerekiyordu. Ahir
ömründe gördüğü yenilgiler onu çok kızdırmıştı. Zira
hatırlayabildiği son yüz elli yarışın galibi hep tosbağalar iken son
üç yıldır hiç kazanamıyorlardı.
Akşam
olunca tüm tosbağalar Reisin evinin önünde toplandılar. Herkes ne
konuşacak diye merak ediyordu. Derken Reis Bolkirtiş ve danışmanı
Çokbilmiş tosbağa ve muhafızı Baklakıran tosbağa ile kalabalığın
huzuruna çıktılar. Tüm tosbağalar boyunlarını kabuklarından dışarı
çıkararak Reislerini selamladılar.
Reis Bolkirtiş
uzun bir nutuk çekti ve üç yıllık mağlubiyetin sebeplerini kendince
sıraladı ve bu tavşanları yenmenin yolunu bulan tosbağaya ödül
vereceğini ilan etti. Bunun için tam bir yıl gibi bir zamanları
vardı. Tüm tosbağalar içinde itibarı sıfıra düşen Acar tosbağa
arkadaşları Obur tosbağa ve Sakar tosbağa ile bir araya gelip
tavşanları geçmenin yolunu bulup ödülü almaya karar verdiler. Ancak
bu üçlünün içinde bir lider seçilmesi gerekiyordu. Sakar tosbağa
"ben lider olmak istiyorum" deyince Acar tosbağa "Ben de lider olmak
istiyorum" diye itiraz etti. Liderlikte gözü olmayan ve aklı fikri
bir şeyler yemek olan Obur tosbağa:
”Arkadaşlar
ben hakem olayım. En iyisi ikinizden hanginiz yaşça daha büyükse o
lider olsun" dedi.
Bu
öneriyi her ikisi de kabul ettiler. Sakar tosbağa heyecanla söze
atılıp:
"Benim otuz yaşında
bir oğlum var" dedi.
Acar tosbağa
gülerek:
"O da ne ki. Benim otuz sene
önce otuz yaşında bir
oğlum ölmüştü" diye karşılık verdi.
Sakar tosbağa
ise biraz alaycı, biraz şaşkın:
"Aha boynun kopsun emi... Zaten boynundaki kirtişlerden
belliydi benden yaşlı olduğun" dedi.
Hep beraber gülüştüler
ve başladılar bu tavşanları nasıl geçeriz diye düşünmeye... Kimseden
çıt çıkmıyordu. Bu sessizliği hızla yanlarına yaklaşan nal sesleri,
at kişnemeleri bozdu. Bir anda bir toz bulutunun içinde kalmışlardı.
Atlar ise yanlarından şimşek gibi gelip geçmişlerdi. Bu atlılar
kasabada düzenlenecek olan panayır için yarışmaya gelen ve antrenman
yaptırılan yarış atlarıydı. Her yıl düzenlenen bu panayırlara gerek
kasaba içinden gerekse dışardan en cins Arap atları getirilirdi.
Panayırda en çok ilgiyi bu at yarışları ve yağlı güreşler
topluyordu. Acar tosbağa atların arkasından hayran hayran bakarak:
"Biz bu tavşanları
at gibi koşabilirsek ancak geçeriz"
Obur tosbağa
da gülerek:
"Evet, at gibi yiyip at gibi koşmak
lazım"
Sakar tosbağa
da Obur tosbağaya kızarak:
”Aklın
fikrin yemede, pis obur! At gibi yiyerek nasıl koşacaksın?"
Acar tosbağa
her ikisine döndü ve bilge bir tavırla:
"Arkadaşlar
bırakın didişmeyi de bizler at gibi nasıl koşabiliriz onu düşünün
artık" dedi. Yine bir sessizlik başladı. Üçü de derin bir düşünceye
dalmışlardı. Sessizliği yine Obur tosbağa bozdu:
"Ben buldum sanırım.
Eğer bizler atların yediklerini yersek atlar gibi hızlı koşabiliriz.
Gidip atlara ne yedirdiklerine bakalım.'
Acar tosbağa:
Tabi, tabi. Senin aklın
fikrin yemede... Gidelim kasabaya atları bağladıkları ahırlara
bakalım ne yediriyorlar. Sonra atlar gibi yiyelim tıpkı akılsız
kurbağanın derede su içen öküze imrenip çatlayana kadar su içtiği
gibi atların yeminden çatlayana kadar yiyelim öyle mi? Yahu biz
diyoruz ki nasıl hızlı koşarız, sen de anlıyorsun ki nasıl hızlı
ölürüz. Biz hızlı ölmek değil hızlı koşmak istiyoruz.'
Obur tosbağa
biraz çekinerek:
"Ben
öyle demek istemedim. Reis bize bir yıl müsaade etti. Gidelim
atların ne yediklerini inceleyelim. Biz de aynısından tam bir yıl
kendi vücut kararımızca yiyerek beslenelim. Olmaz mı?"
Bu sırada
iyice sinirlenen Sakar tosbağa sert sert:
“Tavşanlar
da sadece sebze yaprakları ve havuç yiyorlar. Onun için mi hızlı
koşuyorlar?"
Obur tosbağa
gülerek:
"İyi
de biz de zaten onları yiyoruz. Bence araştıralım"
Sonunda atları
incelemeye karar verdiler ve kasabaya doğru yola çıktılar. Atların
tutuldukları bir ahırın önüne geldiklerinde hava kararmıştı. Geceyi
bu ahırda geçirdiler. Gece atların yulaf ezmesi, kuru ot ve saman
yediklerini gördüler. Onlara göre bu yemler atların sırrı olamazdı.
Sabah olunca atların sahibi gelerek atın birisini avluya çıkardı,
eyerledi ve üstüne binerek avluda bir iki tur attı. İkinci turun
sonunda at birden sekmeye başladı. Adam hemen attan inerek atın
ayaklarını kontrol etti. Arka ayağındaki nal düşmek üzereydi. Hemen
düşmekte olan nalı çıkarıp tosbağaların olduğu yere doğru fırlattı.
Tosbağalar önlerine düşen nala baktılar. Acaba atların sırrı nal
olabilir miydi? Adam atını yularından çekerek evinin az ilerisindeki
kasaba meydanındaki nalbanta götürdü. Nalbant atın ayağına yeni bir
nal çaktı ve diğer ayaklardaki nalları kontrol etti. Atın sahibi iş
bitince atına bindi ve demin ki seken at bir anda şimşek gibi
olmuştu.
Olanları
hayretler içinde izleyen tosbağalar birbirlerine bakışıp:
"Bulduk, işin
sırrı ayaklarına çakılan bu demirde" diye hep bir ağızdan
bağrıştılar.
Onlara göre
nalı iyi olan at daha hızlı koşuyordu. Kendileri de ayaklarına nal
çaktırsalar onlar da çok hızlı koşabilirlerdi. Hemen başka bir atın
nalını çakmaya başlayan nalbandın yanına doğru yürüdüler. Üç
tosbağayı fark eden at birden huysuzlaştı. Atın sahibi atını teskin
etmeye çalışırken bir de baktı ki atın altında üç tane tosbağa...
Nalbanda:
“Yahu Ali usta sen işi
bayağı ilerletmişsin. Artık tosbağaları da mı nallıyorsun?"
"Ne diyorsun Ahmet ağa?
Ne tosbağası?"
“Yahu kardeşim
baksana Arap atları nallanırken tosbağalar da ayağını kaldırıyor.
Atım da tosbağalardan ürkmüş ondan huysuzlaşıyor"
Ali usta bir de ne görsün
üç tane tosbağa gelmiş, atın altında...Hemen eline geçirdiği kürekle
tosbağaları takıp takıp atıyor bir yandan da:
"Ulan dere kıyısındaki
bahçemde ne fasulye koydunuz ne salatalık. Şimdi de sıra dükkana mı
geldi?" diye bağırıyordu.
Etraftaki komşular
da elleriyle Ali ustayı işaret edip:
"Bizim nalbant Ali, tosbağaları
da nallıyormuş meğerse" diye kahkaha atıyorlardı.
|
 |
 |
|
|
|