Söylenmeyen Her Söz, Gelecekteki Gürültüye Katkıdır!

Doç. Dr. Mehmet EVKURAN

İnsan, dünyada fiziksel ve biyolojik bir yaşam sürmesinin yanında, kendisi için zihinsel ve düşünsel bir dünya kurar. Düşünsel dünya insanın kendisini ve varlıkları tanımlamasının sonucu olarak oluşan anlam dünyasıdır. Bu anlam dünyasında her varlığın, duygunun, değerin vs. bir sözcüksel karşılığı vardır. Varlık sözcüklerle kodlanmış ve insan için tanıdık hale gelmiştir.
         S
özcüklerin biz insanlar için taşıdığı anlam yalnızca tarafsız gösterge olmakla sınırlı değildir. Sözcüklerin varlıklara göndermede bulunmalarının yanında bir de duygusal çağrışımları vardır. Bu nedenle bir sözcüğü kullanmak sadece somut ve nesnel anlamlan canlandırmakla kalmaz, o varlıkla ilgili öznel izlenimlerimizi de tahrik eder. Örneğin; "halı" sözcüğü zihnimizde evlerde kullanılan ve estetik katan belirli bir eşya imgesini doğurur. Ancak bir halı tüccarı ya da soğuk kış günlerinde halının üzerinde uyumak zorunda kalan bir insan için anlamı kesinlikle farklı olacaktır.
        
Sözcüklerin insan yasamı ve toplumsal ilişkiler açısından taşıdığı önem o kadar büyüktür ki bir insanın ya da bir toplumun yaşamı ve yaşamla kurduğu ilişkisi, olayları ne tür sözcüklerle tanımladığına bağlı olarak şekillenir. Öyle ki, sadece kullandığınız sözcükleri değiştirerek, olaylar karşısındaki duygularınızı değiştirebilirsiniz!
        
İnsan, gerçeklikler arasında sözcüklerden oluşan bir set, anlambilimsel bir ara bölge oluşturabilen ve kendini kuran koşullara dışarıdan bakabilmeyi başaran tek varlıktır. Sözcüklerle düşüncelerimizi oluştururuz. Kullandığımız her sözcük basit anlamda harflerden oluşmaz. Ardında ve beraberinde bir yığın duygusal ve sezgisel çağrışım taşır. Sözgelimi aynı süreci yaşayan iki insan, gerçeklik karşısında iki farklı sözcükle durmuş olsun. Biri yaşadıkları olayı fırsat diğeri ise tuzak olarak tanımlamış olsun. Her birinin düşünceleri ve buna bağlı olarak duyguları da farklı yönlerde gelişecektir.
        
İnsan, yaptıkları ile değil yapmadıkları ile de hayat karşısında konumlanır. Bu bakımdan Budizm in eylemsizliğe, eylemsel anlam yüklemesi boşuna değildir. Ancak burada, hayatı kurmaktan söz ettiğimize göre eylemsizliğin olumsuz yönlerine bakalım. Zamanında ve kıvamında yapılmayan her iş ve eylem, gelecek için sorun biriktirir. İnsanın doğası, hayatın her alanında aktif olmayı, öne çıkmayı, sorumluluk ve risk üstlenmeyi talep eder. Sosyal hayat alanı "yan gelip yatma yeri" değildir ve hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bazen mağarama dönüp kendimi sorgularım. Yaptıklarımdan değil de daha çok yapmadıklarımdan ve söylemediklerimden dolayı kendimi "keşke'ler dünyasında bulurum. Sonraki gevezeliğim bundan olsa gerek!
         S
öylenmesi gereken ancak, bilmem hangi gerekçeyle esirgenmiş doğru ve uygun sözler de gelecekteki gürültü ve karmaşaya katkıdır. İşte, evde, siyasette, aşkta, sanatta vb. tüm iş ve davranışlarımızda konuşmanın, rahatlatıcı ve saygı uyandırıcı etkisinin yaygınlaştırılması gerekir. Konuşmanın tipi ve üslubu, o toplumdaki sosyal ilişkilerin de niteliğini açığa vurur. Günlük konuşmaların sloganvarileşmesi, tehdit, gözdağı, meydan okuma ve şantaj öğelerinin çoğalıp dile egemen olması, işlerin yolunda gitmediğinin göstergesidir.
         G
ündelik dilin bu tarz savruluşu ve tek tiplenişi, tek yönlü monologların kapalı devre yayın yapmasıdır ve aslında bu durum, gerçek anlamda bir diyalogun olmayışıdır, suskunluktur. Ortada dolaşan bir dünya söze bakıp aldanmayalım. Hepsi de iletişimsizliğimizi maskelemek içindir. Bu sığlık ve suskunluk hayra alamet değildir. Birinin kendi kendine efelenip kızıp coşması, diğerinin de alttan alıp sinmiş görünmesi kimi memnun ederse etsin, yanlıştır. Bastırılmış olan geri dönecektir. Hem de daha hırslı, kurnaz ve donanımlı olarak...
         Y
ıllarca mutlu ve sadık bir eş olarak yaşayan bir insanın (ya da itibar gereği öyle bir görünüm vermek zorunda olanların) bir anda çekip gitmesi, başka bir şans bulamadığı için bir örgüte katılanların ilk fırsatta kurumunu satması vb. az rastlanan olaylar değildir.
        Ya da T
ürk Siyasi yaşamına baktığımızda, Cumhuriyet dönemi yakın tarihimizde darbe ve muhtıraların hemen ardından yaşanan şey nedir? Geçici olarak bastırılıp sindirilmiş olanın geri dönüşü değil midir? Bu ülkede takiyye kültürünü doğuran toplumsal ve politik ortam, susturulmaya çalışılanın bilinçlenmesi, bilinçlenmek zorunda bırakılması değil midir? Zekasını, birikimi ve duyarlığını düzenle bütünleşmek üzere kullanması gerekenlerin, tuhaf ve zararlı bir strateji izlemeye yönlendirilmeleri siyasal takiyyenin en büyük nedenidir.
         Do
ğan Cüceloğlu Savaşçı adlı kitabında insanı mutsuz eden şeylerin başında "bitmemiş işler" in geldiğini söyler. Kişi, çok istediği halde yapmadığı işler ve söylemediği sözler nedeniyle gerilim içine girer. Bunlar giderek artan oranda kişiyi baskılar ve sonraki ilişkilerine olumsuz yansır. Sevdiği bir kişiye beğenisi ifade edememek, arkadaşının beğenmediği bir davranışı karşısında susmak, haklı ya da haksız bir suçlama karşısında kendini savunması engellenmiş olmak vb. gibi durumların hepsi de "bitmemiş işler" dir. Terapistler kendilerine gelen kişilerin 'geçmişlerine" giderek yarım bıraktıkları "bitmemiş işlerini" tamamlamalarına yardım ederler.
         Henrich Ibsen'in K
ırık Saman Çöpleri adlı şiiri, düşüncelerimi oldukça çarpıcı biçimde dile getiriyor:
         "Biz yapmadan b
ırakmış olduğun
         G
üzel işleriz.
         Ku
şku tarafından boğulan,
         Ba
şlamadan önce bozulan.
         Yarg
ı gününde
         Öykümüzü anlatmak için,
         Orada olaca
ğız
         Nas
ıl hesap vereceksin?..."
         Toplumlar da b
öyle değil midir? Toplumu kendi öznellikleri doğrultusunda biçimlendirmeye çalışan elitlerin, bunca zaman geçmesine rağmen, kurdukları düzenin nasıl olur da eleştirildiğini anlayamamaları doğaldır. Bu biraz da kendi yarattıkları bir sonuçtur.
         Kendilerini d
üzenin gerçek sahipleri olarak görenler, toplumsal uzlaşmada sadece kendi isteklerinin benimsenmesini anlayanlar, bilinçli ya da bilinçsiz, halkın düzenle bütünleşmesini engellemişlerdir. Oysa dünyada çok az ülke halkı, Türk toplumu kadar dayanıklı, sabırlı, özverili ve devletine bağlıdır. Politik farlılıkları abartıp rejim krizi çıkaranlar, kendileri gibi düşünmeyen kesimlere, rejimi sevme ve ona sahip çıkma hakkı tanımamaktadırlar. Siyasal alanı, devletle kendi aralarındaki romantik ve özel ilişki alanı gibi algılamaktadırlar.
         Yarat
ılan kitlesel vecd (kendinden geçme) halleri, bir yandan ortak paydalarımızı tüketmekte, diğer yandan da konuşmayı olanaksızlaştıracak olan gürültüyü beslemektedir. Bir kesim alınmasın diye diğer bir kesimin susturulması ya da kendine oto-sansür uygulaması, sadece demokrasiye zaman kaybettirir. Kendini dışarıda hisseden her olanak, er ya da geç oyuna dahil olur.
         S
öyleyecek sözü olan fakat engellenmiş olan bir insan, çevresi için mutsuzluk kaynağıdır. Sistemin kendini yenilemesi için kendi aklıyla yetinmemesi, vatandaşlarının aklına ve sağduyusuna da güvenmesi gerekir. İnsanların kendilerini sistemle özdeş görme oranı arttıkça, bundan herkesin kazançlı çıkacağını bilmek lazım... Yönetilenler tarafından içtenlikle sahiplenilen bir toplumsal yönetim oluşturmanın yolu, insanların düşüncelerini özgürce dile getirmelerinin, bir hak olmaktan öteye geçerek görev sayıldığı bir vasat oluşturmaktan geçer.