Sanatsal Yaratı Bağlamında Şiirin Zeka Katsayısı

Mehmet AYDINKAL

Edmond Rostand, kahramanı Cyrano'yu o unutulmaz tiradlarında kıvrak bir dille konuştururken salt güzel söz söylemenin inceliğine değil, alt katmanda zekice, heyecan veren, duygulandıran, hayran bırakan söylemleriyle dikkati çeker. Koca burunlu, çirkin Cyrano aşık olduğu kadın Roxana'nın karşısına çıkma cesaretini gösteremez. Roxanaya aşık olan sadece Cyrano değildir; oldukça yakışıklı ama cümle kurmaktan aciz, genç Christian'da aşkını ilan edemez bir türlü Roxana'ya. Cyrano'nun önerisi zekicedir: : "Sen bana güzellik ol / Ben sana ruh olayım.. " der. Başka seçenek yoktur çünkü. Christian için de aynıdır aslında durum. Çünkü Roxana salt fiziki güzellikle tatmin olmaz; " ruhu da güzel olmalıydı “ der yakışıklı Christian için ve ısrarla devam etmesini, büyüleyici, sarhoş edici sözcüklerini beklediğini söyler. Edmon Rostand'ın ince zekâsında kıvamını bulan tumturaklı ifade biçimleri ve şiirsel sunumla ortaya konan ruh hali Cyranoyu bir klasik yapmıştır.
         S
öz ün salt iletişim işleviyle çevrelenmiş içerik düzlemi çoğu kez onun sanatsal işlevini görmezden gelmemize yol açar. Çünkü olağan kullanımında dil, bildirişim yoğunlukludur ve yan anlamsal öğelerden soyutlanmıştır. Yan anlamlar olası olsa bile insan beyni gösteren / gösterilen bağlamında en dolaysız anlama yönelir. Sözgelimi, bağlamından kopartılmış  ” eğitim şart! “ sözcesi kendi anlamsal katmanında sadece bir yargı ortaya koymanın ya da koşullamanın ifadesi olup düpedüz bildirişim odaklı bir sözcedir. Böyle bir sözcede zeka kırıntısı aramak ya da sanatsal bir içerik sorgulamak nafiledir. Ama kurgulanmış bir düşüncenin ardışık sözcelerle birbirleriyle mantıksal bağlantı dahilinde anlamını aşan bir incelikte kullanıldığında iş değişir. Bağlam dışıyken son derece sıradan olan o sözce bağlam içinde son derece zeki, yaratıcı ve hedeflediği düşünceyi tam on ikiden vuran bir sözce olarak kendini gösterir ve hatta sloganlaşır. Çünkü artık dilin salt iletişim boyutu değil, sanatsal boyutu da devrededir.
Özellikle önümüze yazınsal bir metin geldiği vakit kaçınılmaz olarak tüm algımız onun sanatsal işlevi üzerine konumlanır. Kaldı ki bir metni yazınsal kılan unsurlar doğal olarak metnin biçim ve içerik düzlemindeki ayrılığında aranmalıdır. Bir yapıtın yazınsallık çizgisi aslında hiç de kolay anlaşılamayan bir konu değildir; onlarca insan dili doğru kullanarak şiir yazabilir, renkleri başarılı kullanarak resim yapabilir, notaları iyi kullanarak beste yapabilir ya da anatomiyi hatasız algılayıp heykeller yapabilir. Ortalama becerisi olan herkes yakın olduğu sanat dalıyla ilgili çalışmalar ortaya koyabilir. Konuluyor da zaten. Ancak, birbirinin kopyası, benzeri takipçisi onlarca çalışma içinde bir ya da birkaçı çıkar ki onlarda farklı bir hava vardır. Haz veren, ufuk açan, mutlu eden, hayran bırakan, kısacası insanı etkileyen, beynini ve ruhunu farklı iklimlere götüren bir hava vardır. Sanatın anlamı da buradadır işte. Türü ne olursa olsun her sanatsal yaratı uç noktada ince bir zekanın ürünüdür. Sözünü ettiğimiz zeka sıradan bir beceri ya da rutin bir üreti yeteneği değildir. Michaelangelonun Musa heykelini bitirdiğinde çekicini fırlatarak konuş benimle diye bağırması, yapıtla sahibi arasındaki bütünleşmenin simgesi bir anekdottur. Resimden mimariye, heykelden, sinemaya, temelinde sanatsal yaratı yer alan tüm etkinliklerin bir ayağı zeka üzerine basar. Bu türler arasında sözün zeka katsayısı belki de en çok şiirde belirgindir. Çünkü şiir yapısı gereği vurucu olmak zorundadır; az sözcükle çok şey anlatıp hatta bazen anlatılamayanı hissettirmek gibi bir sorumluluğu vardır. Bu ise kaçınılmaz olarak şiirin zekice yazılmış bir metin ya da zeka ürünü bir söz olması zorunluluğunu getirir. Ozan ya da şairin kendi imgelem evreninde yapılandırdığı imgesel bir betimlemenin sıradan olmayan bir zeka üzerine yaslandığını hissetmek için aslında çok da uzaklara gitmeye gerek yoktur. Sözel bir toplum olmamız noktasında, aşıklık geleneğinin o köklü süreğenliği içinde bir Aşık Veysel'in " koyun kurt ile gezerdi / fikir başka başka olmasaydı beyiti bile neyi söylediğin değil, nasıl söylediğinin önemi noktasında kayda değer bir örnek olarak gösterilebilir.
         Kuramsal olarak, belirgin
çizgilerle tanımı yapılmış zeka şiiri diye bir tür yoktur. Yani tematik dayanağını göz önüne alarak bir aşk şiiri, toplumsal şiir, duygusal şiir ya da dinsel şiirden söz edebiliriz, ancak bir şiirin zeka tabanı tüm tematik açılımlarda aynıdır. Şiiri zeka şiiri kılan, kendi dizgesi içinde belli kurallar bütünü değil, sadece söylemin niteliğidir. Nitekim Mevsimsiz.com 'un söyleşi sayfasında kendisiyle yapılan bir söyleşide Küçük İskender kendi şiirini tanımlama konusunda "Benim şiirim büyük olasılıkla zeka şiiri " derken böylesi bağımsız bir türün olduğunu değil sadece söylemin gücünü işaret eder: Şiir bir hissediş; patlama, çıkış noktası bulmaktır. O bir aşk şiiri de olabilir, bir kavga şiiri de olabilir, çok underground bir şiir de olabilir, uyuşturucuyu da anlatabilir........ Ama neyi anlattığı önemli değil nasıl anlatıldığı önemli..." Bu saptama doğrudur. Dilden dil üretme, şairin kendi terminolojisini kurması yeni sözcükler türetmesi ekseninde de aynı düzlemdedir: Evet, o kıvrak zekanın getirdiği bir şey. Zaten bazı şiirlerin kendi mecrasında baktığınız zaman, a şairini seviyorsanız, b şairine pek yakın durmazsınız. Daha modern şiir gibi yanlış tanımlar da konuluyor buna. Oysa geçenlerde Nihat Behram, "benim şiirim zeka ürünü değildir" dedi. Yani 'sırf zekaya dayanarak yazılmış şiir değildir' dedi. Ama Can Yücel'in şiiri zeka rotasındadır. Zeka bir bilgisizlik anlamına gelmez sonuçta. Ama bazılarında kahverengi bir ton vardır. Sabahattin Kudret Aksal'da da vardır örneğin bu, Necati Cumalı'da vardır, Behçet Necatigil'de de vardır. Böyle hafif bir koyu ton vard
ır onlarda. Alıp meydanlarda coşkuyla okunulacak şiirler değildir. İyi şiirdir ama sessiz okunması gereken şiirlerdir. Bazı şairlerin böyle bir huyu vardır. Öbürleri ise insanı eğlendiren, hüzünlendiren ve bütün duygularını anlık olarak hissettiren, yani yansıtan, daha çok görsel bir şiirdir. Sinemadan çok beslenen şairler vardır. Onlardan biriyim ben. diye tanımlar kendini. Şiirin duygu ve zeka yoğunluğu arasındaki gitgelleri bir noktaya kadar doğal görülebilir. Kaldı ki bir şiirin duygu tabanı ya da zeka tabanı çokça zorlanmışsa zaten o şiir kaprisli bir şiir olarak sırıtır. Ne kendini okutur ne de arka planındaki zekayı hissettirir. Abartmadan, kendi doğallığında ise hem akılda kalır, hem haz verir hem de defalarca okutur kendini. Salah Birsel'in dediği gibi "Bir yazarın nesneleri bozmaya hiç mi hiç hakkı yoktur. Yalnız burada duygunun ve zekanın payını iyi ayarlamak gerekir. Duygunun ölçüsünü biraz kaçırdınız mı - bizim ozanların çoğu bu konuda kantarın topunu kaçırmaya pek düşkündürler -hemen duygululuğa, yani şairaneliğe, yani ozansızlığa düşersiniz. Zekanın ölçüsünü kaçırdığınız vakit de sizi anlıkçılık, ya da daha anlaşılır bir sözcük kullanayım, zekacılık bekler... Şiiri, bilinç ile bilinç altının çarpışması gibi gören Salah Birsel için yaratıcı düşünce, ozanın bilinç altında geçmişten bu yana birikmiş olan kümülatif toplamdır ve bilinç altındaki bu birikim mutlak şiir olarak dışa yansıyacak diye bir kural yoktur. Ece Ayhan , "şiiri, zekanın sınır çarpışmaları diyedir ele alırsak, virgülün sağındakiler beni hiç ilgilendirmiyor derken şiirde koşullanmış bir zekayı umursamamakta, dahası ozanın böyle bir derdinin olmadığını vurgulamaktadır. Şiirin zekaya işaret eden boyutu şairin dışındadır. Dışarıdan bakan bir gözle, okuyucunun algı düzeyindeki örtüşümle ortaya çıkan bir durumdur bu. Şiiri zeki kılan arka plandaki düşünsel gücü olabileceği gibi, farklı ve çarpıcı bir söylem biçimi de olabilir. Sözgelimi, Can Yücel 'in " Su içiyorum / şiir okuyorum/ ne dokunuyorsun/ dokunmasana... dizelerinden oluşan Dokunmatik isimli şiiri zekice söylenmiş bir şiirdir. Burada özellikle yazılmış sözcüğünü kullanmadım. Çünkü bazı şiirler okunurken yazılmış değil, söylenmiş havasını verir. Newton'un bir ağacın gölgesinde otururken yere düşen elmayı görüp yerçekimini algılaması gibi, Arshimed 'in yıkanırken suya batırdığı hamamtasını gözlemleyerek suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda evreka, evreka diye bağırması gibi anında ortaya çıkan düşünce yansımalarıdır. Ama bunun yanı sıra hacimli ve estetik yanlarıyla şiirin zeka işi olduğunu hissettiren şiirler de vardır. Nazım Hikmetin 835 Satır da yer alan kimi şiirleri ses örgüsü ve biçem yönünden zekice yapılandırılmış şiirlerdir:
         "Nal sesleri s
önüyor perde perde, / atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! / Atlılar atlılar kızıl atlılar / atları rüzgar kanatlılar! / Atları rüzgaar kanat... / Atları rüzgar... / Atları.../ At İçerik düzlemiyle nazım tam ters paralelde olan Necip Fazılı'ın şiirleri de son derece zekice ve ilham veren bir yapılanma içerir: "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış... " derken şiirin arka planında yer alan düşünce yoğunluğu ve düşüncenin zekice şiire dönüşmesi hayranlık vericidir.
         Sonu
ç olarak, şiir zeka işidir. Sanatı oluşturan tümel niteliklerin en alt katmanında zeka vardır. Bir duygunun, bir düşüncenin, bir hissetme biçiminin sanat nesnesine dönüşmesi sadece ve sadece onun estetik boyutu göz ardı edilmeden şairin özerk evreninde yoğrulması ve sunumu ile olasıdır. Özellikle nesnel örtüşeni muğlak olmayan imgesel yoğunluk, şairin kavramsal malzemesi ve onları estetik formlarda sanata dönüştürmesi kesinlikle kıvrak bir zekayı ve ince bir duyarlılığı gerektirir. Kaldı ki öyle olmasa çağlar boyunca birbirini aşan, birbirini öteleyen sanat akımları, eğilimler, anlayışlar da olmazdı. Unutulmamalı ki her yeni arayış ince zekanın ürünüdür.