Günlük

Mehmet OKUMUŞ
 

         Dün aklıma gelen, ölüme hazır mıyım düşüncesi bu şehrin gizli köşelerinde yine cevabını aradığım bir soru oldu bütün gün. Cevap ararken, anlık gerilimler bazen öyle arttı ki nerede olduğumun ayrımına bile varamadım. Cevap buldum mu? Evet. Her soruya bir cevap bulunmalıydı zaten. İronik de olsa kendimi teskin eden bir cevaba yanaştırdım kendimi. "Ben ölüme hazır değilsem, ölüm bana hazırdır. Bu gerçek diye tanımladığım hemen her şeyden daha gerçek bir durum." Ayaküstü bulduğum bu cevap beni kendime getirdi. Ancak kim bilir kaç günceğiz zihnimi kurcalayacak? Belli bir süre sonra da küllenecek bu soru biliyorum. Bu gün ne yaptığımı pek anımsamıyorum uyku gözlerimden akıyor ama uyumak Nietzsche'nin dediği gibi kolay bir iş değil. Bu şehirden bu yıl ayrılacağım bunun üzüntüsü şimdiden öldürüyor beni.

05. 02. 2001-Kütahya/ Musalla

          Buz gibi bir hava. Kütahya amansız bir soğuğa teslim. Bende ise büyük bir kıskançlık var. Soğuğun bu şehri teslim almasını kıskanıyorum. Soğuktan bir şehri kıskanmak güzel geliyor bana. Çünkü her yerini teslim alıyor soğuk oysa ben de bu şehrin her yerinde olmak istiyorum bir anda ama evdeyim. Buz gibi bir evde... Soğuk beni bile ihata etmiş, bu kenti seviyor olduğuma bakmadan. Öğleye yakın takvacılar camiindeydim. İnsan nasıl sevmez bu şehri, böyle bir caminin bulunduğu mekan insanın kanını kaynatıyor. Cami odalar şeklinde ve bildiğim kadarıyla epey eski. Bir şairin dediği gibi: "Kumdan ve camdan eskiydi Anadolu." bu cami de öyle olmalı. Bu camiye benzeyen ikinci bir mimari örnek yoktur herhalde. Birde benzersiz Dönenler Camii var Kütahya'da. Sevindim burada olduğuma. Hamdettim. Okula epeydir uğramıyorum. Yerindedir muhakkak. Ama ayağım almıyor hiç. Canım sıkılıyor o dağda

06. 02. 2001-Kütahya/ Musalla

         Sabah bütün öğrencilerin yatakta olduğu ve ayazın bütün varlığı kestiği vakitte, Samanpazarı'ında, Kapanaltı'ndaydım. Bir dehliz gibi uzanan ve kiliseyi andıran şimdinin manavlarının biriktiği mekanda küçük bir çay ocağında oturmak oldukça güzeldi. İşte hep aklımı kurcalayan yanıtı burada buldum. Dört yıl boyunca tek bir gün dahi bu şehre buğzetmedim. Ne elimle, ne dilimle, ne de kalbimle buğzetmedim bu kente. İlk gün sevdim hala aynı aşkla seviyorum. Bu kadar çok sevmenin hikmetini araştırmak ve araştırmamak arasında cevapsız kaldığım anlar canımı sıktı sadece, o kadar.
         Buz gibi bir havada, hemen hi
çbir şehirde bulamayacağınız saf kekik ve bir dal sigara içmekle başlamıştım güne. Buraya öğrenci gelmez hiç. İbrahim'le ben geliyoruz. Önceki seneler Adem'le gelirdik. Öğrenciler... Esrik varlıklar... Kapanaltı tam bir Osmanlı yadigarı. Herkes tarihini seviyor, hatta tarihi için ölüyor, öldürüyor ama tarihinden kalan bu tertemiz mekanda kimse bir bardak çay içmiş kul değil. Öyle ya kafeler ne güne duruyor. Bir kez daha nefret ettim üniversiteden. Yarın okula gitmem gerek oysa.

10. 02. 2001-Kütahya / Yunus Emre

          Öğle sonrası ev işlerinin hallinden sonra okula doğru giderken aynı mekanda bulunmaktan utandığım bir şahıs da otobüse bindi. Ben de Dumlupınar Köyü’ne kadar sabredip, oraya varınca indim. Kış, kıyamet ve düz bir ova olan bu yerde ikisinin uğultusu... Montum yok. Soğuğa karşı efelik olmaz derler eskiler ben efelik yapmıyorum ki. Onun dilini ancak üşüyerek anlarım herhalde diye iyimser bir anlam arama durumu. Dumlupınar köyüne vardığımızda kendimi dışarı attım. Öğrenci olduğumuz belli ama burada hiçbir öğrenci inmez. Garip garip baktılar talebeler, 'ulan' ne bakıyorsunuz diye haykırasım var fakat ne mümkün.
        
İndiğim köyde büyük şair ve Harname adındaki şiirin müellifi Şeyhi var. Onun mezarına daha önce hiçbir soğuk günde gelmemiştim. Mezarın başına vardığımda daha önce hissetmiş olduğum kızgınlıklar, aleni bir nefrete ve şifahi sövgülere sebep oldu. Dört yıldır bu mezar her geçen gün biraz daha bozuluyor. Böylesi büyük bir şairin mezarını bu halde koymak hangi hakareti kime gerektirirse onları sıraladım zihnimden. Keşke elimde param olsa... Kimseye sürtmezdim. Yaptırırdım mezarı. Gecenin bir vakti bu duruma içerlemek zorunda mıyım ben? Bir ilde edebiyat fakültesi var, edebiyat bölümü var lakin hiçbir edebiyat öğrencisi bu mezarın "daha önemlisi" bu şairin varlığından haberdar değil. Har herifler! Mezarının başında epey konuştum. Biraz da okudum mübareğe. Batıl ama mezarının başında ki kardan gözüme sürdüm üstat nede olsa göz doktoruydu, ben de bir göz hastası. Okula gittim orada kayda değer hiçbir şey yapmadım. Ve şimdi evdeyim. Açım ve üşüyorum. Kalem kılıçtan keskin derler. Bence değil... Eğer öyle olsaydı ısıtma kabiliyeti de olurdu ama yok.

11. 02. 2001 -Kütahya / Yunus Emre

         Bu yıl okul bittiği için "özellikle bu dönem" kimseye ayırmayacağım vaktimi. Bu şehirde belki de son demlerim. Bu sebeple en ufak hatıramın olduğu yerleri yeniden dolaşacağım her gün. Bıkmadan usanmadan... Her çeşmesinden bir yudum su içeceğim. Yarından itibaren her şeyle ve herkesle irtibatımı en aza indirmeliyim. Bir daha hangi şehirde "Melek Girmez Sokağı, Germiyanoğlu Caddesi, İstasyon Caddesi (buradaki gibi değil), Maltepe Parkı, Takvacılar Camii, Dönenler Camii, Hisar, Evliya Çelebi, Kırklar" gibi mekanlara rastlayacağım ki. Zaten döndüğüm şehirle, adı yan yana anılınca insan duraksıyor. Çorum...
         Dua ediyorum: Ya Rabbi; bu kente ram et beni. Burada kalay
ım. Ama şimdilik mümkün görünmüyor. Gözüm yaşardı birden. Canım sıkılıyor. Ve boğulacağım sanki. Ne zor, tam kendimi buldum dediğin mekandan ayrılmak. Olsun peygamberde böyle yapmadı mı? O da Mekke'den Medine'ye hicret etti ya. Ama bir sorun var o peygamberdi, dayanıklıydı. Ben ne yapacağım Allah'ım. Ya bir daha hiç gelemezsem, nasip diyeyim. Buralarla ilgili rüyalar bile insana bayram havası yaşatıyor.

12. 02. 2001-Kütahya/ Ulucamii