Durdurun Zamanı

Esra YILDIZ

Tahta sandalyesini gıcırdatarak oturuyordu yine pencerenin karşısında yaşlı adam. Onun huzurevinde, huzur bulduğu tek yer burasıydı. Karşısındaki mavi denizi, kuşları, ağaçları zor görüyordu gözleri. Ama yine de seviyordu böyle oturmayı, düşünmeyi. Kulakları o kadar az işitiyordu ki, huzur evi sakinlerinin sesini bile duyamıyordu.
         Dal
ıp gitti gözleri uzaklara. Geçmişe baktığı belliydi. Çaresizlik sızıyordu gözlerinden; onu geri getirememenin çaresizliği. Bırak otuz yılı, bir dakika öncesi bile geri gelmiyordu. Çaresizdi yaşlı adam. Yitip giden koca ömrünü düşünüyordu.
         Babas
ı, dünyanın en iyi babasıydı. Sürekli onun için çabalayıp durdu. Parası olmasa bile okutmak istemişti oğlunu. Ne de iyi yürekliydi. Ama o okumadı. Gençti, gezmeyi tozmayı tercih etti babasının bu iyiliğine karşı:
         "Ah benim alt
ın yürekli babam! Durdursaydın zamanı, durdursaydın keşke, böyle yaşamaktansa, dursaydı zaman" diye iç geçirdikten sonra babasının ikinci iyiliğini hatırladı. Gel benimle pazarda çalış diyordu babası, o ise küçümsüyordu, utanıyordu pazarcılık yapmaktan. Oysa ne de doğru söylemişti babası: "Asla utanma helal kazançtan."
         Elleri titremeye ba
şladı. Gözlerinde iki damla yaş, her saniyesini hatırlıyordu ömrünün. O ne insanlığa, ne sonradan değerini anladığı babasına hiçbir şey verememişti. En önemlisi, elleri de bomboştu. Sadece boşa geçmiş zamanın izleri vardı yüzünde, bir de gözlerini silmekten yırtılmış, solmuş bir peçete elinde...