|
|
|
Dilimizin Neresindeyiz?
Talip
ÇUKURLU
Geçtiğimiz
günlerde bir lokantaya gittik. Birkaç arkadaş yanımızda olmayan çok
değerli bir dostumuz hakkında konuşuyorduk. Onun övgüye layık
seciyelerinden bahsederken arkadaşlarımızdan birinin ağzından
cefakar kelimesi çıkıverdi. Anlaşılan bu kelimenin manasını
bilmiyordu. "Çok samimi, çok fedakar, çok cefakar bir dostumuz
diyerek kelimeleri arka arkaya sıralamıştı...
Malumdur ki, Tanzimat ile beraber kendi kültürümüzden
uzaklaşıp, Batı kültürüne yaklaşmaya başladık. Dolayısıyla altı yüz
yıllık bir geçmişe sahip olan ve bu altı asırda Arapça ve Farsça ile
yoğrulan Osmanlıca'dan uzaklaşıp, Fransızca ve İngilizce ile meşgul
olmaya başladık. Bilhassa alfabemizin değişmesinden sonra, zaten
pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuz Osmanlıca'dan tamamen uzaklaştık. Bu
değişim de kullandığımız kelimeleri temelinden sarstı. Yeni gelen
nesil kulak aşinalığı ile kullandığı kelimelerin anlamını bile
bilemez bir hale geldi. Hep ezbere konuştu ve şu anda da konuşmaya
devam ediyoruz.
Gelelim "cefakar"a. Cefa bildiğimiz
gibi sıkıntı, eziyet manalarına gelen Arapça bir kelimedir, -kar
ise; -eden, -edici manalarına gelen Farsça bir edattır. Bu kelime
ile eki birleştirdiğimiz zaman eziyet eden, sıkıntı çektiren
manalarına gelir. Halbuki bugün biz tam aksini yani; sıkıntı çeken,
eziyete katlanan anlamlarını kelimeye yüklemişiz. Mamafih -çeken
manasına gelen ek yine Farsça bir ek olan -keş'tir. Esrar-keş,
çile-keş gibi... Demek ki arkadaşımızın kullanmak istediği anlamı
vermek istiyorsak "cefa"yı da "-keş" ekiyle kullanmamız gerekir.
Bu kelime gibi anlamını
veya çıkış noktasını bilmediğimiz, hatta zıt bir manaya
büründürdüğümüz birçok kelimemiz var. Örneğin, "herhalde". Biz bu
kelimeyi 'ihtimal, olabilirlik' anlamlarında kullanıyoruz. Halbuki
bu kelimede bir derece kesinlik vardır. Çünkü 'her durumda veya her
şarta rağmen'( yapılmalıdır) manalarına gelir. Bu kelimenin -tabiri
caizse- bir değişik versiyonu "her hal ü karda"dır.
Dulkadiroğullarını
hepimiz biliriz. Peki bu beyliğe ismini veren Kadir isminde bir zat
mıdır? Hatta bu zat dul olduğu için mi Dulkadir denilmiştir?
Kelimenin kökenini bilmeyenlerin ilk bakışta bu gülünç benzetmeyi
düşünmesi çok doğaldır. Çünkü, Türk hançeresinin öyle bir özelliği
vardır ki, yabancı dillerden aldığı kelimeleri kendi ses ve şekil
özelliklerine uyarlayarak yeni bir hal kazandırır.
Dulkadir kelimesinin ilk hecesi aslında
-zü'dür. Zü Arapça sahiplik manasına gelen bir sıfattır. Zülcenaheyn,
zülfadl gibi. Kadir de “güç, kuvvet” anlamına gelir. Demek ki
beyliğimizin ismi "güç, kuvvet sahibi” demekmiş.
Hacı
Bayram Veli'nin köyünü biliyor muyuz? Şu an Ankara'nın bir mahallesi
haline gelen "Solfasol". Sizce bu Solfasol ismi köy halkının müziğe
olan aşırı ilgisinden dolayı mı verilmiştir? Rivayete göre bu köyden
Hacı Bayram Veli gibi birçok fazilet sahibi zat çıkınca -bir önceki
örnekte olduğu gibi- fazilet sahibi manasına gelen "Zülfadl" ismi
verilmiştir. Eğer bu sadece uydurma bir rivayetten ibaret olsa bile,
Türk halkının kelimeleri kendi hançeresine uygun hale getirmesine,
kendi anlayışına göre yorumlamasına çok güzel bir örnektir. Başka
bir rivayette ise bu kelimenin "sol-fasıl" kelimesinden geldiği
söylenmektedir.( Hatt-ı fasıl; ‘ki şeyi birbirinden ayıran çizgi
gibi’.)
Başka
bir örnek; "şamdan". Bildiğimiz üzere bu kelime ‘mumluk’ demektir.
“Şem” Arapça mum, "-dan" ise ‘yer veya bir şeyin konulduğu kap’
manasına gelen Farsça bir edattır. Cüz-dan, kalem-dan, nemek-dan(tuzluk)
gibi. Peki "şamdan" mumun konulduğu kap manasına geldiği halde biz
neden "çay-dan" kelimesine bir de "-lık" ekledik? Zaten çay-dan,
'çaylık, çayın konulduğu kap' demek değil midir? Bugün kullandığımız
gibi çevirecek olursak
bu kelime çaylı klik' demek olur.
Çiharşenbe. Bu kelimeyi daha önce hiç duyduk mu? "Cihar"
Farsça "dört" demektir, "şenbe" de (Osmanlıca yazılısına göre 'şenbih'
de okunabilir) "gün" manasınadır. Yoksa bu kelime bizim bildiğimiz
Çarşamba olmasın? "Penc-şenbe"yi de varın siz düşünün!
Şemsiye kelimesi ile çeyrek kelimesi o kadar
Türkçeleşmiştir ki, yabancı bir dilden geldiğini hiç düşünmeyiz
bile. Oysa ki, biz her ne kadar yağmurlu havalarda kullansak da
"şemsiye", Arapça ‘güneşlik’ demektir ve yapılma gayesi de güneşten
korunmaktır. Çeyrek ise, "çar-ı yekten gelir. "Yek" 'bir, bütün’
manasınadır, "çar da dört demek olduğuna göre kelime dörtte bir
anlamına gelir.
Ele aldığımız kelimeler gibi, asıl manasını bilmeden
kullandığımız deyimlerimiz, atasözlerimiz de vardır. Örneğin; "Sakla
samanı gelir zamanı” atasözünü çok sık kullanırız. Halbuki değerli
şeyler saklanır ve saklanması gereken birçok değerli eşyamız varken
neden samanı saklamışızdır, pek düşünmeyiz. Acaba bu sözün
söylendiği zamanlar saman çok mu değerliydi? Yoksa Farsça
“zenginlik, servet" anlamlarına gelen “saman" kelimesi mi
kastedildi? Öyle ya, atalarımız yüzyıllarca Arapça ve Farsça ile
içice yaşamışlar.
Geçmiş zamanlarda söylenmiş, kulağa hoş gelen uydurma
bir beyit vardır; Kim okursa Farisi/Gitti dinin yarısı. Zahir bir
molla bu beyitteki 'borç' manasına gelen 'deyn' kelimesini,
Osmanlıca imlaları aynı olduğu için 'din' olarak okumuş ve Farisi
okuyanların dinden çıkacağına hükmetmiştir. Fakat kanaatimizce, ehl-i
himmet bir zat, Farsça öğrenmeyi teşvik etmek için, bu dili
öğrenenlerin borcunun yarısını silmeyi vadetmiştir. Mamafih,
saf-derun halkın arasında bu beyit, "Kim okursa Farisi/Gitti dinin
yarısı" diye, yanlış bir şekilde söylenegelmiştir.
Bu beyit yanlış kullandığımız bir
başka kelimeyi akla getirdi ki o da 'Farisi'dir. Malumdur ki, Farsça
söylenen beyitlere bugüne kadar hep 'Farisi' dedik. Fakat, "farisi"
at binicisi demektir. Bu kelimenin doğru kullanımı "Farsi"
şeklindedir.
Verdiğimiz örnekler veremediklerimizin zekatı bile
olamaz. Elbette farklı kültürlerden etkilenen dillerde bu tür
karışıklıklar görülecektir. Fakat bizi üzen nokta şudur ki; bugün
ülkemizde Türkçe dersleri her seviyeden okulda, her bölümde zorunlu
hale getirilmiştir. Buna rağmen ne yazık ki verilen dil eğitimi
yetersizdir ve bu yüzden eski zamanlarda var olan Türkçe
kültürümüzden yoksun kalmışızdır. Artık, -daha önemli meselelerle
meşgul olduğumuz için!- yanlış da olsa, kelimelerimizin aslını
araştıran insan tipinin nesli tükenmiştir. Aydın dediğimiz kişiler
bile sınırlı kelimelerle konuşmakta ve hatta bunları dahi yanlış
kullanmaktadır. Bu yüzden Türk dilinin son yıllardaki içler acısı
hali ortadadır. Oysa ki, Konfüçyüs'e sormuşlar:
Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk
iş ne olurdu?
Büyük filozof şöyle cevap vermiş:
Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Zira
dil kusurlu olursa kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi
anlaşılmazsa vazifeler gereği gibi yapılamaz. Vazifeler gereği gibi
yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet
yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içindeki halk ne
yapacağını, işin nereye varacağını bilemez...
Ne dersiniz,
yoksa tam da bu devirlerde miyiz?
|
 |
 |
|
|
|