|
|
|
Dedikodu
Sedat CEVHER
Dedikodu denince aklıma
balkondan balkona yapılan muhabbetler gelir. Bu durum, karşılıklı
apartmanların bulunduğu bir dairede oturmanın getirdiği bir şey olsa
gerek. Falanca şunu yapmış. Filancanın oğlunu duydun mu...? Bu ve
buna benzer nice laflar...
Bir de
çocukluk
hatıralarım... Kadınların bir araya gelip yiyip içtikleri, yiyip
içerken de boş durmayıp kendi akrabalarını, gelinlerini,
arkadaşlarını çekiştirdikleri o garip gezmeler var. Aynı ortamda
bulunmalarına rağmen kulaktan kulağa fısıldamalar. Birbirini
çekiştirmeler. Çay koyalım mazeretleri... Salondan ayrılıp mutfakta
iki dakika önce şen şakrak kahkahalar attıkları insanlar hakkında en
ipe sapa gelmez özel konuların konuşulduğu ortamlar...
Zamanla dedikodunun sadece kadınlar
tarafından yapılan bir faaliyet olmadığını kahvehane masalarında
öğrendim. İnsan düşünmeden edemiyor, hepimiz doğuştan mı
dedikoducuyuz diye; çünkü çocukluğumuzda biz de dedikodu yapardık.
Arkadaşlarımızın ayıbını herkese yaymak hepimiz için bir vazifeydi.
Mesela "Mehmet gece yatarken altına yapıyormuş" gibi...
Başkasının
hatalarını görmek ve bunu başkalarının öğrenmesini sağlamak herhalde
bize garip bir zevk veriyor. Sanırım bu hastalıklı zevkin altında
başkalarının hayatına olan, o dinmek bilmez merakımız yatıyor.
Baksanıza televizyonda yedi gün yirmi dört saat dedikodu programları
var. O programları yemeden içmeden izlemeyi vazife edinenler nasıl
da kendilerine zaman ayırabiliyorlar?
Yaşadığımız
dönemin en büyük hastalıklarını say deseler ilk üçün arasına
dedikoduyu koyardım. Bu öyle bir hastalık ki çoğu zaman
yakalandığınızı bile anlayamazsınız. Mesela bir arkadaşınızla çay
içmek için havadar bir parka oturdunuz. Muhabbet başladığı ve aradan
sadece beş dakika geçtiği halde anlatacak bir şeyiniz kalmadı. Bunun
sebebi nedir acaba? Belki yaşadığınız boş bir hayattan konuşacak
ilginç bir konu kalmamıştır. Ve belki de bunun nedeni gününüzün
yarısını televizyon izleyerek veya bilgisayar başında abuk sabuk
şeylerle uğraşarak vakit geçirmektir. Ya da yaptığınız işin size bir
gün öncesine oranla bir şey katmıyor olmasındandır. Bu durumda ne
yapacaksınız? Başlayın artık başkalarının hayatlarını didiklemeye.
En yakın arkadaşlarınızın foyasını ortaya dökmeye. Bunu yaparken de
iyi yanlarından bahsetmeyin arkadaşlarınızın ki konuşmanız ilginç,
muhabbetiniz doyumsuz olsun.
Hayrette kaldığım
konulardan bir diğeri de, bazı kimselerin dedikodunun ne olduğunu
bilmeden yapıyor olmasıdır. "Ben olanı söylüyorum, ne dedikodusu/1
sözü eminim çoğunuza tanıdık gelmiştir. Bu insanlar iftira ile
dedikodunun arasındaki farkı bilmedikleri için böyle davranıyorlar.
Ayıpların
gizlenmemesi toplumsal barışı tehlikeye düşürmez mi? Elbette insan
yaptığı her hatanın ortaya konmasıyla/ toplumdan uzaklaşmaya, nefret
etmeye ve korkmaya başlar. Güven toplumu bir arada tutan en önemli
değerse; dedikodu da bu güveni sarsan önemli bir sorundur.
"Ölümden
başka her hastalığın bir çaresi vardır" derler. Ama bu hastalığın da
bir tedavisi olmalı değil mi? Bana sorarsanız yapılabilecek en iyi
şey, hayatı ve iç dünyayı zenginleştirmek gayreti içine girmektir.
Böylece bu uğraş sayesinde insanlar, kendilerine konuşacak konu
bulacak ve hatalarının farkına vararak başkalarının ayıplarını hoş
görme meziyetine kavuşacaklardır.
|
 |
 |
|
|
|