|
Zehirli Defter
Mehmet GEDİZLİ
Kaç
defter dolusu yazdığını kendisi de hatırlayamadı. Yazmadığında
yaşamadığını
hissediyordu. Yazmak, onun dünyasında annesi, babası ve sevgilisi
kadar, hatta
zaman zaman onlarla iletişim kuramadığı vakitlerde önemli bir
yere sahipti. Kimselere söylemiyordu,
sessizce çekiliyordu insanların arasından
ve defterine koşuyordu. Defter işte. Öğrencilerin okul açıldığında
almak zorunda
oldukları ve tatile girene kadar en çok gördükleri defter. Öğrenci
değildi ama
defteri vardı. Belki öğrenciler için defter bir gereklilikti ve hiç
deftere dair düşünmemişlerdi.
Hep kullandıkları ve hayatlarının önemli bir yerinde duran
defterlerine dair hiç tasavvurları olmamıştı.
O
öğrenciliğinde, diğer
çocuklar gibi değildi. Defterle kitapla fazla işi
olmuyordu.
Öğrenciydi, dersleri fena değildi ama yine de defter, kalem, ders
kitabı gibi
okul gereçlerine itibar etmedi. Hatta fakülte yıllarında tek bir
ajandayla mezun oluyordu az
daha. Son sınıfa
başladadığı senenin dönem
başında, kantinde arkadaşlarıyla otururken yere düşen ajandayı
tekrar eski
haline getirmeyi başaramayınca yenisini almak aklına düştü. Kolay
olmadı onun
için yeni bir defter almak. Parasının yokluğundan değil, isterse en
pahalı ve kullanışlı ajandayı hemen alabilirdi. Keşke
ajandasındakileri de satın almak o
kadar
kolay olabilseydi.
Fakültedeki
üç yılın yükünü taşıyan ajandasını
itinayla eve kadar
getirebildi.
Dolmuştaki
sıkışıklık
esnasında
elinden
düşecek diye
sıkıca
tutmuştu. Eve geldiğinde de hala sımsıkı tuttuğunu fark etti.
Masanın ortasına
bıraktığı zaman
avucunda ajandanın sırtının izi çıkmıştı. Öylece kalakaldı.
Hayret etti ve hemen sandalyeye
oturdu. 0 anda ne mutfaktan gelen sesleri ne de sokakta top
koşturan çocukların beyin tırmalayan
seslerini duyuyordu.
Halbuki eve her geldiğinde
sokaktan gelen sesler için mutlaka bir şeyler söyler,
sinirlenirdi.
Gürültülü
bir sokak olduğundan
değil, o
evin
kapısından
girince
dış
dünyayla irtibatının kopmasını isterdi. Evin insanlar için özel
yaşam alanları
olduğuna inanıyor ve kimsenin evinde rahatsız edilmemesi
gerektiğini
düşünüyordu. Zaten dışarıdaki hayat fazlasıyla yorucu ve
gürültülüydü. Ev olan
yerde de mutlaka gürültü olurdu. Evdekilerden biri bir şeyler
düşürür, yerini
değiştirir, televizyonun, radyonun sesini açar, bunlar olmasa bile
mutfak hiçbir
zaman evin sessiz kalmasına izin vermezdi. O bunlardan rahatsız
olmaz ve
normal olduğuna inanırdı. Ev evin sesini taşır ve bundan rahatsız
olmak evin
doğasına aykırıydı. Bazı günler eve geldiğinde evde aile
fertlerinden kimse
yoksa kendisi televizyonun sesini açar ya da yüksek sesle müzik
dinlerdi. Şimdi
annesinin mutfakta olduğunu ve tabak tencere
seslerini bile duymuyordu.
Sandalyeden kalktı
ve üzerindeki kot montunu çıkarmadan yatağına uzandı
peyderpey. Ajandası
iki
kolunun arasında göğsünün üzerindeydi. Sarılmıştı.
Gözleri tavandaki siyah noktadaydı. Her zaman uyumaya hazırlanıp
yatağına
girdiğinde, uyuyana kadar bu noktaya bakardı. Sanki o noktaya
bakmasa uyuyamayacağını
düşünür, fakat o noktanın yazdan kalmış bir ölü sinek mi
yoksa badana yaparken sıçratılmış bir boya lekesi mi olduğuna karar
veremezdi.
Bazen üşenmeyip ne olduğunu öğrenmek isterdi. Şimdiye kadar da bir
türlü
kısmet olmamıştı. Çünkü noktaya bakarken hatırladığı son şey bu
olurdu. Ertesi
gece bir önceki geceyi hatırlar ve kendine gülerdi. Kaç defa
niyetlenmişti de
sonuç hep aynı
olmuştu. Sonunda o da merakını rafa
kaldırıp
noktayı öğrenmekten vazgeçti. Noktanın yerinde olmadığını fark
ettiğinde çok
üzüleceğini ve önemli bir eşyasını yitirmişçesine
üzüleceğini de düşünmüştü bir
keresinde. Ama gülememişti
o sefer.
Şimdi noktayı da görmüyordu. Sanki ajandası
kollarından fırlayıp tavana
yapışmıştı. Kantinde
eğreti duran ajanda yepyeni olmuştu ve kapağından itibaren yavaşça
açılmaya hazırlanıyordu. Ajandanın sırtından ön kapağına doğru
parmaklarının izleri çıkmış gibiydi. İlk dikkatini çeken bu olmuştu.
Parmaklan ne kadar da güzel ve kibarmış. Annesinin dediği kadar var
her halde. Annesi onun ellerini çok sever ve ne kadar kibar ellerin
var yavrum, kalem tutan el kibarlığı
bu, derdi hep. Bir keresinde günlüğünü yazarken dikkat
etmişti o ve annesinin söylediğinin doğruluğuna inanmıştı. Kalem
tutan elleri
kibardı.
Hoşlanmıştı bundan ama ellerini sevmeye çekinmişti. Küçük bir
tebessüme
sığdırmıştı yüreğinden geçenleri. Ellerin ve parmakların/Ellerinden
belli olur bir kadın, diyordu Diriliş şairi.
Açılacak
mıydı kapağı? İlk aldığında düşüncesi, eli boş gitmekti okula.
Herkesin elinde kitap, defter, çanta türünden bir şeyler vardı. Hem
elinde bir
defterin olması ona
öğrenciliğini
de anımsatacaktı. Elindeki ajanda onun
üniversiteli olduğunun göstergesi olacaktı. Orta ve lise yıllarında
zorunlu olarak
çanta taşırlardı. Her ders için ayrı defter tutarlardı. Matematik
dersinin defterini ortadan
çizerek ikiye bölerlerdi dikey olarak. Edebiyat öğretmenleri,
edebiyat defterlerinde ders dışı yazılar görmek istemezdi. Hatta bu
yüzden
öğretmeninden uyarı almıştı. Defterler... Her defter içindekileri
yansıtırdı biraz
kapağında, duruşunda,
kaplığında. Matematiğe bağlı derslerin defterleri
genelde harita metot
dediklerindendi ve kareliydi. Tarih, coğrafya
derslerinin
defterleri çok fark etmezdi. Defter olması yeterliydi. Edebiyat ve
kompozisyon
dersleri için kullandıkları defterler biraz daha sade olurdu.
Edebiyat için çizgili,
kompozisyon içinse çizgisiz büyük boy defter almışlardı. 0 yıllarda
hiç bu kadar
düşünmemiş ve ilgilenmemişti gerçi defterlere ama nederse şimdi
hepsine
itibarını iade edercesine gelivermişti hatırına.
Ajandanın
kapağının açıldığını ve kapağının iç tarafında Ali Fuat Başgil'e
ait bir sözü
gördü. Sanırım üniversitede ilk okuduğu kitaplardan biriydi
Gençlerle
Baş başa. Oradan yazmıştı bu sözü: "Çalış genç arkadaşım, çalış.
Çalışmak namerde muhtaç olmaktan iyidir."Sağ alt köşede de A. Fuat
Başgil
yazıyordu. Dağların doruklarına yağan karın soğuğu şehre inmeye
başlamıştı.
Yazlık kıyafetlerin yerini hırkalar, montlar almaya başlamıştı.
Kantinin girişten
sağdaki en köşe
masasında yazmıştı. Yazarken masaclakilerin dikkatini
çekmemeye çalışmıştı. O bunları hatırlarken ajandasının sayfaları
birer
birer açılıyordu. Birden Eşrefoğlu kelimesini gördü ve tavana nasıl
uzandığını fark
edemediği eliyle o sayfanın sağ alt köşesine işaret parmağını koydu.
Eşrefoğlu
Rumi'nin bir gazeliydi: Cihanı hiçe satmaktır adı aşk/Döküp varlığı
gitmektir adı aşk, beytiyle başlıyordu. İkinci beyitten ötesine
geçemedi. Ezberlemişti. Elinde
sükkeri ayruğa sunup/ Ağuyı kendin yutmaktır adı aşk. Bu şiiri
şimdiye değin kaç kere okuduğunu hatırlamıyordu. Veznini, uyağını,
sözcüklerinin sözlük
anlamlarını bilmiyordu. Bilmesi neyi değiştirecekti ki? Edebiyat
öğretmeni de
olmayacağına göre noksanlık
sayılmazdı. Zaten bundan dolayı edebiyat
bölümünü
yazmaktan vazgeçmemiş miydi üniversite tercihlerini yaparken. Her
zaman edebiyat okumaktan çok edebiyat olmayı
savunmuştu edebiyat bölümünde okuyan arkadaşlarına karşı.
Fısıltıyla,
Elinde sükkeri ayruğa sunup/Ağuyı kendin yutmaktır, adı aşk,
dedi yeniden. 0 gün
tüm cesaretini toplamış ve kararlı bir şekilde çıkmıştı
evden. Cebini yokladı son olarak, her şey tamamdı. Öğle yemeğini
okulun
yemekhanesinde yiyeceklerdi her zamanki gibi arkadaşlarıyla. Ders
saati gelene
kadar
onun, yemekten sonra kantinde, her zaman oturdukları masada pet
bardaklardan içtikleri
sallama çayları eşliğinde
şiirler
okuması, günün vazgeçilmezlerinden
olmuştu. Gerçi çayların tadı hiçbir zaman Şekerin Çay
Ocağındakinin yerini
tutmuyordu ama yapabilecekleri bir şey de yoktu.
Yemekler de sallama yemek
gibiydi. Oysa evi kampusa yakındı.
İstese öğle
yemeğine eve gelebilirdi. Annesi her zaman hatırlatıyordu
hatırlatmasına ama,
o
duymuyordu.
Yemekhanenin
çatal, bıçak, tabldot şakırtısından kantine doğru yürürken
kalbi yerinden
fırladı
fırlayacak
şekilde
atıyordu. Ağzı kuruyor, diliyle dudaklarını
ıslatıyor ve
kimseye bir şey fark ettirmemeye
çalışarak
ilerliyorlardı. Hemen önünden yürüyordu. Her zamanki gibi kokuyor ve
saçlarını
da onun en çok sevdiği gibi yapmıştı. Sağ omzunda çantası, kolundaki
klasörü
göğsüne doğru bastırmış, sol kolunda da hırkası vardı. Adımını biraz
daha uzun
atsa topuğuna basacaktı. Ayaklan kocaman olmuştu ve ayakkabısının
burnu
topuklarına değdi değecek. Yavaşlıyor ve kısa adımlar atıyordu. Her
gün yürüdükleri yol ve her zamanki gibi kızlar önde onlar da arkadan
kantine iniyorlardı.
0 gün kantinle yemekhane arasındaki mesafe uzadıkça uzuyor ve bir
türlü o masaya yaramıyorlardı. Hayatında hiç böyle olmamıştı. Her
zaman kız
erkek
karışık ortamlarda geçmişti okul yılları.
Herkes masadaki yerini almış
ve yine her zamanki gibi tam karşısında
oturuyordu. Çok konuşan, her konuda bir şeyler söylemeye çalışan
biri değildi.
Gerekirse konuşur, diğer zamanlarda hep dinlerdi. Dinlediği
bakışlarından ve
sakin sakin gülüşlerinden anlaşılıyordu. Çok gülmez ama yüzü hep
gülerdi. Sol
yanağındaki gamzesi hiç gitmezdi yerinden. Yine öyleydi.
Göz
ucuyla baktığında göz göze geldiler. Daha gözlerini kaçırmasına
fırsat
kalmadan, bugün bize Eşrefoğlu'nun şiirini okursun yine değil mi,
dedi. Çaylar
gelmişti ve sallamalar plastik kaşıklara sarılıp küllükteki
yerlerini almıştı.
İstese bu kadar denk gelmezdi. Bu çok hoşuna gitmişti. Şöyle masayı
gözleriyle
kolaçan ettikten sonra ellerini cebine götürdü ve başladı okumaya.
Masadaki
sessizlik tüm kantine yayılmış gibiydi. Sanki herkes onları dinliyor
ve gözler onun
üzerindeydi. İkinci beyte başladığında ellerini cebinden usulca
çıkarmaya
başladı ve sağ elinin parmaklarıyla tuttuğu ve yarısı elinin içinde
kalan Ülker
Albeni'yi ona uzatmıştı. Beytin ikinci mısraını söylerken de sol eli
ağzına doğru
uzandı. Baş ve işaret parmaklarının arasında bir tane kızarmış Frenk
biberi
vardı. Herkes onlara bakıyordu. Mısra bittiğinde
biberi çoktan ısırmıştı.
Birden ajandanın
son sayfası da kapandı ve arka kapağın ortasında büyük
harflerle kocaman
"yapayalnızım' yazıyordu. Yalnızlığının olmadığı zamanı
hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla çok içli dışlı biri değildi. Herkesle
arkadaş
olabiliyordu ama dostlarının olduğuna inanmıyordu. Zaten dostluk
denilen şey
arkadaşlığın biraz daha ilerisindeki samimiyet değil
miydi?
Arka kapağa
yazdığı günü çok iyi hatırlıyordu. 0 gün masadan nasıl kalktıklarını
ve sonrasını hatırlamıyordu ama arka kapağa yazdığı o tek sözcüğün
gününü ve saatini hiç unutamıyordu.
Yine kantindeki o masada yazmıştı
ve sonra hemen gidip bir defter almıştı.
Odasının
tavanındaki noktadan bile
daha fazla bir ünsiyet
oluşmuştu defterleriyle arasında.
Onun için defter, defter değildi sadece; hiçbir zaman
söylenmeyecek, okunamayacak şiirlerin, anlatılamayacak hikayelerin
ve yaşanamayacak aşkların meskeni, metfeni ve merkeziydi.
|