|
|
|
Prof.
Dr. Mustafa
Özbalcı
ile "Şiir
Üzerine" Bir Konuşma
Durdu
ŞAHİN
*Hocam okuyucularımıza
kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1943 yılında
Samsun'un Çarşamba ilçesine bağlı Ustacalı köyünde doğdum.
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun
oldum.
Halen Selçuk
üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. 1961den başlamak
üzere çeşitli dergi ve gazetelerde sanat, edebiyat, kültür ve eğitim
konularında pek
çok yazı yazdım. 'Merhaba İnsanlar" (1986) adlı bir şiir
kitabım
var. Deneme, fıkra ve sohbet türündeki yazılarımın bir kısmını
"Yılların
İçinden" (Sanat ve Edebiyat Yazıları, 1991) adıyla kitaplaştırdım.To/ıya
Kemalin Duygu ve Düşünce
Dünyası"
(I.
bs. 1990, 2. bs. 1996), 'Emin Recep
Bey ve Şiirleri" (1993) ve Mehmet Rauf un Romanlarında Şahıslar
Kadrosu
(1996) adlı birkaç kitabım yayımlanmıştır.
*Şiir
ne zamandan beri vardır? Edebiyat içindeki yeri nedir hocam?
Duygu ve düşüncenin
en yoğun, en saydam anlatım biçimi olan şiir, ilk
insanla birlikte var olmuştur. İnsanoğlu zaman içinde olgunlaşıp
gelişirken, şiir
de onunla birlikte oluşmuş; adım adım insanı izlemiş; onun duygu,
düşünce ve
hayallerini, estetik heyecanlarını ifade etmede daima ön planda bir
görev
üstlenmiştir. Gerçekten de şiir, farklı
işlevlerle
de olsa, seçkin bir dil ürünü
olarak
her çağ ve toplumda vardır ve hep öncü görevindedir. İnsan tarih
boyunca kendisini en iyi şiirle anlatmış ve tanıtmıştır. Böylece
şiir insanın ayrılmaz bir parçası olmuştur.
İnsanı maddi ve manevi dünyası içinde bir bütün
olarak kavrayan şiir, bütün bir edebiyat demektir. Eğer çiçek
bahçesinin sultanı gül ise, edebiyat bahçesinin
sultanı da şiirdir. Bu bahçede tahtın sahibi hep odur. Her zaman var
olagelmiş
ve her devirde tahtını korumuş olan şiiri edebiyatın öteki türleri
ve çeşitleri onu
tahttan
hiçbir zaman indirememişlerdir.
*Şiiri
tanımlayanlar olduğu gibi, şiirin tanımlanamaz olduğunu söyleyenler
de var ve hiç de az değil Şiir neden belirli bir kalıba
sokulamıyor? Neden
tanımlanamıyor?
Şiirin belli birtakım kalıplara sokulamaz ve
tanımlanamaz oluşu, onun her
şeyden önce duygu işi
olmasından ileri
gelmektedir ve bu
özelliği onun
hususiliğinin
de bir göstergesidir. Hatta onu şiir yapan ve benzerlerinden ayıran,
ilk başta tanımlanamaz oluştur ve şiir, ruh kadar uçucu, mevsimler
kadar renkli
ve geçici, akşamlar kadar zengin, yıldızlarla dolu ve hatta
bunlardan da başka
bir şeydir. Elbette ki bu kadar değişik vasıflar taşıyan, her göze
başka, her
gönüle ayrı prizmaların nice çeşitli yüzeylerinden, isim bile
konulamayan renkler döken
şiirin, ortak ve inandırıcı bir izahı olamayacaktır.
*Şiirin
tarifi üzerinde durmayacaksak neyin üzerinde duracağız veya neyinin
üzerinde durmak gerekir?
Bana göre,
şiiri tanımlamak değil, onu öteki edebiyat türlerinden ayıran ve
kendisine çok benzeyen unsurlar karşısındaki yerini
tayin eden hususlar üzerinde
durmak gerekir. Bu hususların
ortaya konulması, şiir kavramına yaklaşabilmek
bakımından çok daha gerçekçi ve yararlı bir yol gibi
görünmektedir.
*Şiir
kelimesi nereden geliyor? Hangi manaları içine alıyor?
Şiir
kelimesi, "anlama, fehm, idrak'
gibi manalara gelen Arapça
bir kökten
gelir. Sözlük anlamı "sezmek, sezgi ile bilmek; tanımak,
kavramaktır. Bir edebiyat terimi
olarak ise, "vezinli, kafiyeli olup mana olarak güzel
hayalleri ve
tasavvurları toplayan sözlere şiir adı verilir. Mecazi olarak da
şiir kelimesi, "hayallere yer
veren, kalbe seslenen, duygu ve heyecan uyandıran,
dokunaklı ve
büyüleyici tarafları" olan sözleri ve yazılan ifade eder.
*Şiirin
kendisine göre bir yapısı ve unsurları var mıdır? Bir nazım ne zaman
'şiir" hüviyeti kazanır?
Doğal
olarak şiirin de kendisine göre bir yapısı ve unsurları vardır.
Mısra, nazım şekli, vezin ve kafiye bu unsurların başlıcalarıdır.
Tarih boyunca şiir bu
unsurlarla kurulduğu için eskiler onu "mevzun ve mukaffa' yani
'vezinli
ve kafiyeli"
söz olarak tanımlamışlar, genellikle her nazım parçasına şiir, onu
yazan veya söyleyene
de 'şair' adını vermişlerdir. Fakat bugün anlaşılmıştır ki,
değişen mısra kümeleri halinde ve belli bir nazım
şekli
çerçevesinde oluşturulan
her vezinli-kafiyeli söyleyişe şiir demek doğru değildir. Bunun adı
umumiyetle
nazım veya" manzume 'dit. Yani günümüzde her nazım şiir sayılmadığı
gibi, her
nazım yazan veya söyleyene de şair gözüyle bakılmamaktadır. Artık
bugün vezinsiz ve kafiyesiz de şiirler yazılmaktadır,
yazılabilmektedir. Biz bu konuda
şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Şiir
nazmın imkanları ve ölçüleri içinde söylenip
yazılır, ama her nazım şiir değildir. Nazmı şiir yapan daha başka
unsurlara ve
değerlere ihtiyaç vardır. İşte bu, kelimelerin seçimi, onların
diziliş ve söyleniş
biçimi ile temin
edilen bir haldir ki, 'iç
ahenk", "öz şiir", "şiiriyet" şeklinde
tanımlanan
şey budur. Eğer nazım insana bu değerlerin bir yansıması olarak bir
bedii heyecan, bir ürperti verebilirse, işte o zaman 'şiir olma'
vasfı kazanmış
demektir.
*
Şiirde şekil ve kalıp konusunda neler söylemek
istersiniz?
Bir
kere
şunu söylemekte fayda
var Ünlü İspanyol şairi Juan Ramon
Jimenez'in söylediği
gibi, şekil endişesi taşımayan hiçbir şiir yaşayamaz; ne eski,
ne de yeni. Ruhun bile yaşamak için bir şekle ihtiyacı vardır. Üstün
bir şairin her
türlü şekil ve kalıp içerisinde
de gücünü gösterebileceğine inanan Necip Fazıl(1905-1983> da, şiir
için şekli mutlaka gerekli görür. Çünkü ona göre
"şiirde
dış şekle bağlı bir de iç şekil mevcuttur. Serbest şiirin gayesi,
dış şekli
yıkıp bu iç şekli billurlaştırmaksa da, mekansız zemin gibi dış
perde gergefini
kurmadan iç manayı nakışlandırmak muhaldir, tç şekil, en büyük tec-rid
olan şiirin
müşahhas kalıbı üzerine binmiş, mücerret ruh "tur. Cahit Sıtkı
(1910-1956)' ya göre
de, 'Şiirde önemli olan asıl mesele, söylemek istediğimiz şeyi,
kullandığımız
dilin imkanları dahilinde en mükemmel şekilde söylemektir."
Şairin bunu gerçekleştirmek için ille şu veya bu formu, şu veya bu
şekli tercih
etmesi de gerekmez. Esasen şairin mutlaka bir vezin ve onun şu
kalıbı ile ve
mutlaka şu şekil ile şiirini yazacağı hususunda daha işin başında
kendisini bir
kayda bağlaması doğru değildir. Doğru ve güzel olanı, en iyi vezin
ve en uygun
şekli, her şiirin kendi muhtevasına göre kendisinin
şaire telkin etmesidir. Usta
şairlerin elinde bu iş
genellikle böyle olur. Böyle dış unsurları ile kurulan şiir,
nesirden ayrı bir yapıda ortaya çıkar. Yeteneği bu işe elverişli,
eğitimi de yeterli bir şair, kelimeleri seçmede ve yerli yerinde
kullanmada gösterdiği basan ile bir
"iç ahenk” yaratabilir, mısraların içini musiki dalgalan ile
doldurabilirce, gerçek
şiire
kolayca ulaşabilir.
*Şiir
ve taklit konusundaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyorum. Hocam, Bu
konuda neler söylersiniz?
Siz de gayet iyi biliyorsunuz: Kimi
şairler, yürünmesi gereken normal yolu
bırakırlar da, yerli
ya da yabancı büyük şairleri taklide kalkarlar. Onların imaj
ve sembollerini hemen hemen
aynen tekrar ederler; başkasının
bir mısraını alıp
kelimelerinin yerlerini değiştirerek yeni bir mısra oluşturmak ya da
aynı anlamı
çağrıştıracak değişik kelimeler kullanarak kurarlar şiirlerini.
Bunlar çoğu zaman bir tesadüfün,
normal bir etkilenişin çok ötesinde olan şeylerdir, eski
deyimle tam anlamı ile "intihaledir. Elbet şiirin gelişim çizgisini
izlemeyenler,
hele yabancı şairlerin şiirlerini bulup okumayanlar bunu fark
etmezler. Böylece
yeni ve orijinal sesler getiren şairlerle, taklide düşen şairleri
ayırmak da çoğu kere kolay olmaz. Sonunda
şiir
dünyası, gerçek yeteneklerin sesinin pek
duyulmadığı, buna karşılık, kötü malı pazarlamasını ustalıkla yapan
simsarların
cirit attığı bir pazar haline gelebilir. Aslında şiire yeni
başlayanların büyük ustaları bir süre taklit etmeleri hoş
görülebilir. Ama bu sürüp gitmemelidir.
Şair, belli bir zaman geçince, artık kendi sanatçı kimliğini
bulmalı, şiiri kendi
"özgünlüğünü' kazanmalıdır.
*Bunun için
ne yapmalıdır, şair?
Şiire giden yol engellerle, zorluklarla dolu çetin
bir yoldur. Her bakımdan hazırlanmış olmayı gerektirir. Elbet önce
yetenek lazımdır. Sonra da yerli ve
yabancı klasikleri, büyük şiir ustalarını okuyarak seviyeli bir şiir
kültürünün ve
şair duyarlığının kazanılması şarttır. Onun için de kendisinde
yetenek olduğunu
vehmedenler, önce bizim aruzun ve hecenin ahengini yakalamış,
Türkçenin
sesini keşfetmiş usta şairlerimizi, sonra da ulaşabildikleri kadar
yabancı büyük
şairleri bol bol okumalıdırlar. Öyle ki bu okuma, o büyük ustaların
kimi mısra,
beyit, dörtlük, hatta şiirlerini ezberleyecek kadar ileri
götürülmelidir. Belleği böyle
güzel ve seçkin şiir parçalan ile dolu olmayan şair, kendisinde bir
eksiklik
hissetmelidir. Bundan önce, elbet dile hakimiyet şarttır. Şiirin dil
içinde dil yaratmak sanatı olduğu bilinmeli ve dile hakim olabilmek
için de dikkatli ve titiz bir hazırlık dönemi geçirilmelidir.
Şairin
güzel ve özgün şiire ulaşabilmesi için ilhama, bilgi ve kültür
birikimine sahip olması,
temaya uygun düşen kelimeleri seçmesi de yetmez.
Eldeki malzemeyi ustaca ve sabırla işlemesi, işlemeyi bilmesi de
gerekir. Yahya
Kemal'in bir mısra üzerinde yıllarca çalıştığı, her bulduğu ile
yetinmeyip, acaba
daha güzel, daha farklı nasıl söyleyebilirim diye
yıllarca beklediği bilinmelidir.
Şair, tezgahın başına geçip günlerce bıkıp usanmadan
çalışabilme sabrı
gösteren bir işçi gibi çalışmalıdır. Onun işi, bir bakıma bir
kuyumcunun işine benzer. Sabır ister, dikkat ve titizlik ister,
incelik ister. Güzel ve özgün şiirlere
ancak
böyle ulaşılır.
|
|
|