Edebiyat Günleri

Metin DEMİRCİ

Daha önceki konuşmalarımda öykü, biyografi, anı, günlük, mektup gibi edebi türlerden bahsetmiş, bunların hikaye ederek anlatım ya da tasvir ederek anlatım biçimiyle gerçekleştirildiğini vurgulamış ve hep birlikte bu türlerde dengeli olmak şartıyla her iki anlatım biçiminin kullanılabileceğinde karar kılmıştık.

Şiire gelince; şiirin söyleyeceği fazla olmadığı için anlatım şekillerinden hiç birine rağbet etmez. Şiirin söyleyiş biçimi kendindendir diyoruz. Daha net söylemek gerekirse şöyle deriz; şiirin işi bizzat yeni bir ifade şekli oluşturmaktır.

Şiirin derdi dildir. Kelimelerdir. Şiir kullandığı dilin kurallarına riayet eder, onu geliştirir, inceltir, kabalıktan kurtarır. Dile yeni kelimeler kazandırır. Kelimelerin anlamlarını çoğaltır, kelimelerin esas anlamlarına yan anlamlar eklemeyi hedefler. Şair, bunu farkında olsun ya da olmasın yapar; çünkü şiir yapmak bu anlama gelir.

Zihne ulaşan bir savaş sözcüğü zihni savaş sözcüğünün anlamlarını aktarmaya sevk eder. Savaş kelimesinin zıt anlamlısı hemen öne çıkar. Ardından zihin denen karanlık panoya düşer ışıklı harflerle, "savaşçı, esir, esaret, yiğitlik, şehitlik, vatan, millet, fidye, bayrak, sancak, tank, top, tüfek, uçak, füze, bomba, el bombası, atom bombası, Nagazakı, Hiroşima, ABD" gibi diğer kelimeler. Sonra, "kültürel savaş, ekonomik savaş, sıcak savaş, soğuk savaş, petrol savaşı, teknolojik savaş su savaşı, yıldız savaşları" gibi savaş sözcüğünün yan anlamlarını sayar zihin.

Elbette her zihin bu söylediklerimizle sınırlı değildir. Kapasiteye göre herkeste farklıklar arz edebilir bu durum; ancak bilinene bir şey daha ekleme peşindedir şair şiir yapmakla. Şiir yapan herkes ama az, ama çok bu işe bir miktar katkıda bulunur.

Kendi adıma konuşmam yadırganmayacaksa, "Harp sözcüğüne ' bir anlam da ben ekledim diyebilirim. Birinci çiçek harbinde/Bağrında eriyecek kurşun yüreğin mısrasıyla yaptım ben bu işi. 'Cihan Harbi/Çiçek Harbi ya da 'Birinci Çiçek Harbi/Birinci Cihan Harbi' şeklinde... Bu dizenin meydana gelişinde günümüz savaşlarında halkların izlediği bir usulün yani kendisini öldürmeye gelen askerlerin tüfeklerinin namlularına halkın karanfil takması gibi bir yeni durumun bu yeni anlamda etkili olduğu bir gerçektir. Sonuç: "Birinci Çiçek Harbi" Yine, Metin bu huysuz konuğu arzın" şeklindeki bir başka dizede ben, hem yeni bir söyleyiş gerçekleştirdim ve hem de "konuk sözcüğüne bir anlam daha kazandırdım.

Şiirlerim güncelleştiği oranda bu anlam ve söyleyiş dil içinde yerini alacaktır.

Kenan Yaşar'ın şiirinden örnekler verebileceğimiz gibi Paşa Çeten ve Selim Özkabakçı' dan Mehmet Okumuş' tan ve diğer şairlerimizin şiirlerinden de örnekler sunabiliriz bu bağlamda. Hatta her şiirin dile benzer katkıları vardır da diyebiliriz

Kenan Yaşar'ın kitabına ad olan, "Mor Hırkalı Aşk" terkibi aşk sözcüğü için yeni bir söyleyiş ve yeni bir anlamdır. Böylece "umutsuz aşk" , =ilahi aşk" gibi aşkın yan anlamlarına bir de,  Mor Hırkalı Aşk eklenmiş oldu.

'Sövmeyi Öğrenememek de yeni bir anlamdır Kenan Yaşar'dan gelen. Hakeza, "kör gece" tabiri de aynı konumdadır, "karanlık gece, "uzun gece gibi söyleyişlerin yanında birde,  kör gece var artık.

    
Hep derlet; Karanlığa sövüp oturacağına  kalk da bir mum yak' diye. Benim izah etmeye çalıştığım da bunun benzeri bir durumdur. Velhasıl dilim elden gidiyor diye ah vah edip oturacağına "kalk da bir şiir yaz' demek istiyorum ben de.

Paşa Çeten, yeşil gür söylemiyle kimsenin aklına gelmeyen bir gül daha çıkarmış oldu şiiriyle. 'Beyaz gül; kırmızı gül; sarı gül, siyah gül, bir de yeşil gül... "Yeşil Gül' bence Paşa Çetenden bu dile hediyedir.

Selim Özkabakçı, 'Bıçak Sırtı Tercih" koymuş şiirinin adını. Bu terkipte çok Özel ve çok orijinal bir söyleyiş yok mu?

Halit Yıldırım'ın, yağmurlar yüklenmiş yaşlı gözlerim/yaşlar dökülür de haberim olmaz' mısraları yabana atılacak mısralar mıdır?

Mehmet Okumuş Beyin, yüz buluyor/kan döküldükçe acı' dizelerine ne demeli?

Sunu söylemeye çalışıyorum: Şiir yapan her şair ama bilerek ama bilmeyerek dile hizmet eder. Bu konuda öykünün de diğer edebi türlerin de belli bir katkısı vardır dile elbette ama hiç birisi bu konuda şiirle yanşamaz; çünkü şiir bu iş içindir. Öykünün ve diğerlerinin ifade etmek istedikleri bir şeyleri vardır diyebiliriz ama şiirin, şiir olmaktan başka bir derdinin olmadığını hatırdan çıkarmamalıyız. Bu kadar anlatım türü varken neden şiirle bir şeyler anlatma derdinde olalım ki? Şiiri sese imkan kılalım deniyorsa o bestekarların sorunudur, bu iş şairlerin işi değildir..

Sairin işi anlam açıklamak olamaz. Onun yapması gereken yeni anlamlar meydana getirmektir. Şairin amacı düşünmek veya düşündürmek olmamalıdır. Bir şair bir fikri şiirle savunmak gibi bir işe müptela olmuşsa şiirden uzaklaşır.

Halk ozanları da toplumu ifade etmek gibi bir endişeyle savunma amaçlı şiirler yazdılar ve hala yazıyorlar. Ancak bu şiirlerde şiirsellik az, müziksel öğeler daha fazladır. Ses hep ön plandadır bu tür şiirlerde. Zaten genellikle bir müzik aleti eşliğinde söylenir bu şiirler. Kolayca da bestelenebilirler. "Bu tür şiirlerdir asıl olan" diyenlere katılmayız ama bunlarda şiirsel hiçbir şey yoktur da diyemeyiz. Sorun ne divan şiiri kamplarındadır ne de halk şiiri kalıplanandadır. Sorun bu kalıplarla sunulan şiirin şiirselliğindedir. Aşkın e Hali şairlerinden Halit Yıldırım halk edebiyatında kullanılan on birlik hece vezniyle şiirler yapmıştır şimdiye kadar; ancak kimse onu bu kabı kullandı diye halk ozanı kategorisine dahil etmemiştir. Halit Beyin şiirinde şiirsellik şiire damgayı vurduğundan hece vezni ve kafiyeli yazmak gibi kalıplar arka planda kalmıştır. Haberim Olmaz " adlı şiirinde Halit Yıldırım , "Yağmurlar yüklenmiş yaşlı gözlerim /Yaşlar dökülür de haberim olmaz " mısralarıyla bu sorunu halletmiştir. Mahsuni Şerif de şiir yazmıştır ama ona kimse şair sıfatını yakıştırmamıştır.

Mesele şiirin dışında bir amaç gütmekle ilgidir. Bir toplum, yapısını değiştirip yeni bir düzen kurmak gibi bir sürece girmişse şairler de dahil herkes ideallere yönelir. Her fert amacını gerçekleştirmek için araçlar kullanır. Kimilerine göre de bu araç şiirdir. Şiir sesle donatılırsa toplulukları elde etmek ve ikna etmek daha kolaylaşmaktadır. Sesi yüksek seviyede söze ilka etmenin yolu, hece vezni ve kafiye kullanmaktan geçer. Bu halkın da her zaman bir düzen sorunu olduğuna göre, bu tür şiirlere birilerinin yönelmiş olması pek acayip karşılanmamalıdır. Mehmet Akif Ersoy üstat, Osmanlının yıkılışı ile Cumhuriyetin kuruluşu arasında bir köprü döneminin şairidir. Onun ideali Cumhuriyetle bitmemiş olacak ki İstiklal Marşından sonra "Safahatı yazma ihtiyacı duymuştur. Mehmet Akif'in ideali Osmanlının yerine milli bir devlet ve İslam dünyasına lider olacak bir Cumhuriyet gerçekleştirmekti ama sonuç bu ideale uygun düşmemiştir. O idealini gerçekleştirecek bir "Asımın Nesli"ni tasvir etmeye çalışmış ve bu işte şiiri kullanmıştır. Üstat amacını kayıt altına almıştır ama olan üstadın şiirine olmuştur. Mehmet Akif Ersoy ülküsünü geri plana alıp daha klasik bir anlayışa hasretseydi şiirini sadece bir devrin değil tüm devirlerin şairi olacaktı. Artık Mehmet Akif'in fikirleri fazla bir şey ifade etmiyor dünyamızda ama onun sanatı ve şairliği hep kalacaktır.

Aynı şeyleri çok az bir farkla Necip Fazıl Kısakürek üstat ve Sezai Karakoç için de söyleyebiliriz; ama öküzün altında buzağı aramak deyiminin muhatabı olmak gibi bir talihsizliğe yeltenecekler için de şimdiden bizim niyetimizin 'üzüm yemek1 olduğunu hatırlatmakta fayda var kanaatindeyim. Saygıda kusur etmekle saygısızlık arasındaki ince fark bence art niyetten başka bir şey değildir. Velhasıl Nazım Hikmet de dahil bu kimseler ideallerinden çok daha büyük sanatkarlardır.

Hatırlarsanız ilk başta 'şiirin derdi dildir' diye söze başlamış ve şiir, sözcüklere yeni anlamlar katar, dile yeni söyleyişler kazandırır diye devam etmiştik; fakat bu işin sadece bir yanıdır. Şiir dile yeni anlamlar katmak veya yeni söyleyişler kazandırmakla kalmaz bundan öte şiir okuyucusunu da aynı iş için harekete geçirir ve okuyucuyu da yeni anlamlara yeni söyleyişlere sevk eder. Bundan dolayıdır ki şiir okuyucularının büyük çoğunluğu şairlerdir. Eskiden beri genç şairlere çok şiir okumaları gerektiğinin tavsiye edilmesindeki hikmet, şiirin bu özelliğinden olsa gerek.

Kimi zaman bir şeyi anlatırken o şeyin ne olduğunun yanında, ne olmadığından da bahsedilirse anlatılmak istenen daha iyi anlaşılır. Yani biz de şiirin ne olduğu hakkında epey konuştuk ve şiirin bir anlatım aracı olarak kullanılmaması gerektiğine dikkat çektik ama şiirin müzikle ilgisi hususunda fazla bir şey söylemedik. Nedir öyleyse şiirin müzikle ilgisi?

Halk ozanları güfteyle besteyi bir arada ve bir anda çıkarmayı pek severler. Bu bir kabiliyet meselesidir bir bakıma ama şiir yönünden bu pek fazla önemli değildir. Biz bu kolaylığın müzikaliteden kaynaklandığını biliyoruz. Bu konuda kendine özel kuvvetler vehmedenler büyük yanılgı içindedirler. Şiir yapmak ne Aliliktir ne de Veliliktir. Dilsel bir beceridir. Diğer işler gibi bu da emek ve süreklilik gerektiren bir ince iştir. Büyük şair olmak cennetlik ya da cehennemliği gerektirecek bir şey olamaz. Şairler de niyet ve amellerine göre değerlendirilir bizim inancımıza göre öbür dünyada.

Divan ve halk şiirinde ses esastır. Hece sayısı ve kafiye şiiri seslendirmiştir. Hele, 'ab-ab1, "c-c-c-b1 gibi tekrarlar yalnız başına şiirde müziğe çağrı yapan unsurlardır. Bundan dolayıdır ki çoğu bestekârlar güfte sorunu yaşamazlar. Otururlar hem güftelerini hem de bestelerini yapıp çıkarlar. Notalara güfte yazmak için ille de şair olmak gerekmez. Şunu da tekrar edelim ki gerçek net ortaya çıksın. Şiir, şiir özelliklerini taşıyorsa onun bilinen halk şiiri veya divan şiiri tarzıyla yazılmış olmasının fazlaca bir önemi yoktur. Bin yıllık bir ses dolaşır Anadolu coğrafyasında müziğe imkan olan. Bu sese takılmayan kimse yok gibidir. Bu sese ama az ama çok bir miktar takıldık hepimiz; ama sadece bu sese takılı kalanlar halk ozanı ve şair arası bir şey oldular. Bu durumdan yeteri kadar kurtulanlar ise şair oldular. Şiirin, müziğe katık edilmesine fırsat vermemek gerekir. Bunun için şair elinden geldiğince sadece şiir yapmaya gayret sarf etmelidir. Şiir her aklı esenin marş, ilahi, şarkı türkü haline getiremeyeceği şiirsel değerler taşımalıdır.

Müziğin temeli sestir. Müzik ise matematik ilminin bir dalıdır. Matematik ölçülebilen her şeye imkan olduğu gibi sese de aynı imkanı sunup müzik ilmini gerçekleştirmiştir. Esasta müzik güftesiz de idare eder; çünkü güfte müziğin asli unsuru değildir. Güfte müzikçe yi bilmeyenlerin kulağına takılan bir çevirmen kulaklığı gibidir. Mozart, Sophen, Dede Efendi gibi büyük müzik ustaları için güftenin ne önemi olabilir? Onlar müziğin evrenselliğini ortaya koydular; çünkü müziğin böyle bir esası vardır. Müzik evrenselleştiği oranda asli konumunda ilerler. Şiirin böyle bir özelliği yoktur. Şiirin dile göbek bağıyla bağlı oluşu onun evrensel bir yapıya ulaşmasına engeller. Şiir dille ilgilidir; dil de toplumla ilgilidir. Her toplumun bir anavatanı bir de anadili vardır. Bu durum dilde değiştirilemeyen nüanslar meydana getirir; ki bunlar aşı ekmeği her şeyi dil olan şiire de bağlayıcılık getirir. Müzikteki küresel gelişim ve genleşiş şiirin dile bağımından dolayı gerçekleşmez. Bu ve benzeri sorunlardan dolayı şiir yazıldığı dilden başka bir dile çevrildiğinde özelliğini kaybeder. Meşhur Ömer Havyamın şiirlerini her çeviren farklı çevirmiştir; çünkü şiir tek bir dilde yazılır ve yazıldığı dilde okunursa, şiirliğini korur.

Orta öğrenim yıllarımızda Fransızca bir ezgi söylerdik. Müzik olarak çok hoşumuza giderdi. Öğretmenimizin bu müzik parçasına güfte olan şiiri açıkladığında hayretler içinde kalmış ve çok gülmüştük. Öğretmenimizin çevirisiyle ortaya konan şiir," Üç tavuk tarlaya giderken, bir önde gider/Diğeri onun ardından gider/Öbürü de en sondan gider1. Ben bu söyleyişin Fransızlar nazarında böyle yorumlandığına inanmıyorum. Allah bilir neler gizlidir Fransız duyarlılığıyla bu şiirde. Onu asli şekliyle özümseyebilmek için hem Fransızca'yı iyi bilmek hem de Fransız olmayı gerektirir. Anlaşılan o ki sözümüze konu ettiğimiz bu şiir çevriliş halinde bile farklı bir şiirdir; Türkçe bir şiirdir artık.

Bu hayat için "pek çok şeyin aynı amaç doğrultusunda dizayn edilmiş dengeler sistemidir" demek yanlış olmasa gerek. Dil de bu sistemin çok özel bir unsurudur. Bir benzetme yapmak gerekirse şiir dilin özgün bir meyvesidir; şair de o meyvenin meydana gelmesine çalışan çiftçi gibidir.

Genellemeler içinde istisnai durumlar vardır elbette. Biz atalarımızdan miras kalan değerlere sırt çevirmek gibi bir şeyden bahsetmiyoruz. Onları iyi tanıyıp işi devam ettirmek istiyoruz, bizden sonrakilere bir şey bırakabilmek için. Geçmiş bizim için çok önemlidir. Geçmiş bazılarının sandığı gibi çok da uzak sayılmaz. Beynimizle bizim aramız kadardır geçmişle bizim aramızdaki mesafe. Geçmiş zihnimizin arka kısmında depo kayıttadır. Gelecek ise bu depo kayıttaki bilgi ile andan öte görebildiğimiz tahmini bilgidir. Geçmişten habersizler günden de habersizdirler, günden habersiz kalanlar da hem geleceği iyi tahmin edemezler, hem de gelecekten umutsuzdurlar. Divan edebiyatı eserleri bizim için bir hazinedir. Aynı şey halk edebiyatı eserleri için de geçerlidir. Bu işte Necip Fazıl da Mehmet Akif Ersoy da, Nazım Hikmet de, Dadaloğlu da, Yunus Emre de, Pir Sultan da ve Yahya Kemal Bayatlı da, Fuzuli de ve daha başkaları da bizim için çok değerlidir. Onları incelerken bazı olumsuz bakışlarımız varsa bu onlara saygısızlık için değil onları her yönüyle kavrayıp kendi yürüyüşümüze ışık sağlamak içindir.

Biz halk edebiyatını küçümsüyorsak niçin "koşma tipi' yazılmış hece vezinli şiirleri önemseyip yayınlayalım ki? Hiçbir şiir kabı, eskimiş söz ve söyleyişlerle dolmak istemez. Şiir ister serbest, ister vezinli yapılsın fark etmez ;yeter ki şiir yeni sözlerle, yeni söyleyişlerle, yeni anlamlarla değer kazansın. O güzelim Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı kaplarını kaybolmaktan korumanın yolu onlara günümüz diliyle güzel şiirler koymaktan geçer.