Bumerang

Selim ÖZKABAKÇI

selimozkabakci@hotmail.com

Ali Şeriatı, 'zulüm, mazlumla zalim anlaştığı sürece devam eder" diyor. Zulmün oluşmasında böyle bir anlaşmadan söz edildiğinde, mazlumlar da en az zalimler kadar kendilerine yapılan bu zulümden sorumlu olurlar. Zalimler mazlumların tanıdığı imkanlar dahilinde iş yapıyorlarsa, mazlumlar bu fırsatı zalimlere kendi elleri ile veriyorlar demektir. İnsan kendisine zulüm yapılması için anlaşma yapar mı, demeyin. Kişi kendisi yapmasa bile onların adına iş yapma salahiyetini eline geçirenler bu zulümleri pek tabii işleyebilirler. Tarih bu türden ihanet ve entrikalarla doludur. Hayatı siz yaşıyorsunuz ve bedelini siz ödeyeceksiniz; fakat kararlan başkaları verecek... Belirleyemediğimiz bir hayatı yaşamayı kabullenmek, zulmün kapısını aralamaktadır.

Çoğunluk zulmü, "bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak ya da bir şeyi yerinden etmek' olarak tanımlar. Hak ettiği yerde olmamak aslında haksızlığa uğramak değil midir? Hak üzere değilsen, hak etmemişsen, terazi yanlış tartıyorsa, payının sana çok gelmesi seni mutlu eder mi? Halbuki hak edilmeyen bir şeye ya da bir makama sahip olmak onu kaybetmek kadar insanı rahatsız etmelidir. Eğer rahatsız ediyorsa, o zaman insan olmanın en belirgin özelliği olan vicdan kurumunuz çalışıyor demektir.

İnsanın hak etmediği bir makamı ya da bir şeyi kabul etmesi, aynı zamanda ona bu imkanı verenlerle bir arka plan birlikteliğini gerektirir. Hak etmediğiniz halde neden size bu imkan sağlansın ki? Onlara neyi taahhüt ettiniz de bu makama ya da şeye sahip oldunuz? Makamınızı kaybetmemek için istenileni vermek zorunda kaldığınızda; sizden, size güvenip vekalet verenlerin imkanlarını satmanız istendiğinde, aksi yönde bir tercihinizin olamayacağı açık değil mi?

Zulüm iki tarafı kesen kılıç gibidir; çünkü zalim, zulmederken aynı zamanda kendisini de zarara sürüklemektedir. Zalim, ortaya koyduğu zulmüyle Allah la olan ilişkisini de bozuyor. Rabbinin emirlerini koyması gerektiği yere başka şeyleri koymakla, dengesizliğe talip oluyor. Zulmetmek suretiyle diğer yaratılmışlarla da ilişkisini bozanlar, onların hakkını gasp ettiği için haksız oluyorlar. Bu kimseler yaptıklarının sorumlusunun kendileri olmasından dolayı nefislerine de zulmediyorlar. Hak etmediği şeye ya da makama sahip olmak, bunu başkasından çalmak, kısa vadede kazanç gibidir; ancak bu durum uzun vadede kesinlikle zararla sonuçlanacaktır. Zalim açısından uğradığı zarar kendisine yapılan bir haksızlık gibi görünse de, gerçek bu değildir. Çünkü zalim, başkalarına zarar vermekle ancak kendisine zarar vermiş oluyor.

Montaigne 'yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte kalır. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır' diyor. Kari Marks da eşit dağıtılan pay, eşit değildir" derken Montaigne i destekliyor.

Eşitlik adaleti mi getirir; yoksa zulmü mü getirir? Mesai saatlerinde üretilen işin sınırı kişinin becerisine göre değişkenlik arz ederken, eşit ücret nasıl adalet olabilir? İnsanların tamamı eşitse, kadınla erkeğe aynı yükü yükleyebilir miyiz? Yaratılış itibarı ile daha nazik ve daha narin olan kadına, nasıl erkek yükü yüklenebilir?

Sömürü düzenini kuranlar, insanlığı eşitliğin adalet olduğuna inandıranlar olmasın sakın?