|
Sağolsun Vatan
Metin DEMİRCİ
İnsanların
dışındaki tüm canlılar tek sesli, tek heceli ve tek kelimeli
ifadelerle konuşurlar. Koyunlar arzu ve isteklerini, memnuniyet ve
rahatsızlıklarını "me" sesiyle ifade ederken, yılanlar "tıs" sesiyle
veya benzer basit bir tarzda dillendirirler. Bu durum tüm hayvanlar
için geçerlidir. Hayvanlar arasında gıpta edilen bülbül bile
şarkısını "cik" sesini uzatıp kısaltarak okur. Hakeza kurtlarda "u"
sesini yükseltip alçaltarak ya da ardı ardına sıralayarak ulurlar;
oysa insan ses zengini bir varlıktır ve yaratıcı bu konuda insana
çok cömert davranmıştır.
İnsanda ilk
önce dil değil, konuşmak söz konusuydu. Yaratıcı yarattığı ilk insan
çiftlerine birden fazla ses çıkarma yeteneği vermişti. Bu sesler
coğrafyayla birlikte özellikler arz ediyordu. Doğuda sarı ırk belli
sayıda sese ve ses karakterine sahip yaratılırken, beyaz ırk batıda
başka karakterlerde seslerle taltif edilmişti. Yine aynı şey
güneydeki siyah ırk ile kırmızı ırk için de söz konusuydu. Velhasıl
insanlar yaratıldıkları coğrafyanın rengindedir ve ses yapıları da
buna uygunluk arz eder; dolayısıyla ırkları siyah, beyaz, sarı,
kırmızı olmak şartıyla dört gruba ayırırken, dilleri de Kuzey
Dilleri, Güney Dilleri, Doğu Dilleri, Batı Dilleri, adı altında dört
grupta toplamak mümkündür. Açıkçası toprak ve coğrafya insana renk
vermekle kalmaz aynı zamanda insanın konuşmasını sağlayan ve oradan
da dil seviyesine ulaştıran ses yapısını da etkiler.
Ekvatorun
güneyindeki yerli halklar ses yapısı bakımından bir grup
oluşturabilen bir benzerlikler bütünü iken, kuzeye doğru çıkıldıkça
bu durum iyice belirginleşir. Kuzeyden güneye doğru inildikçe de
aynı şeyler gerçekleşir. Kesin çizgiler fulü ortamlarla birbirinden
ayrılırlar.
Cüneyd-i
Bağdadi'ye sormuşlar "tevhit nedir? "diye, o da: "tevhit halikla
mahlûku birbirinden ayırmaktır" demiş ve İbn-i Tevmiye de bunu
tasdik etmiş. Aynı soruyu Muhittin Arabi'ye sorduklarında: "Bu söz
haddini aşmış bir sözdür, kimse yaratanla yaratılanı birbirinden
ayıramaz; çünkü bu işi gerçekleştirmek için hem yaratandan hem de
yaratılandan olmayan bir varlığın daha olması gerekir; ki yaratanla
yaratılan birbirinden ayrılsın. Bu muhaldir." demiş.
Bu durum
yaratılanlar arasında muhal değildir. Her yaratılanı diğer
yaratılanlardan bir başka yaratılan ayırır. Tatlı suyu tuzlu sudan,
onların arasına giren acı su ayırmaktadır. Yaratılmış olmak bile bu
iş için yeterlidir. Yaratıcının yarattığına vurduğu damga onu
diğerlerinden ayıran özelliğidir. Bir zenci ile bir beyaz arasında
çok net farklar vardır. Sarı ırkla kırmızı ırkın arasına beyaz
ırktan biri konsa, o beyaz ırktan birisi kırmızı ve sarı ırkı
birbirinden ayıran çok net bir berzah oluşturur.
Kuzey ve
Güneydeki dört mevsim, ekvator sıcak kuşağıyla birbirinden
ayrılırken; sıcak kuşak ile soğuk kuşak arasında da dört mevsim
farklı bir kuşaktır. Yani sıcak kuşakla soğuk kuşak arasında oluşmuş
ortalama bir kuşak.
Diller tek bir
dilin üremesi ve türemesi şeklinde çoğalmamıştır, ilk yaratılan
insan çiftlerine verilen konuşma karakterleri katışıp karışarak
dilleri meydana getirmiştir; ancak diller bu katışma ve kaynaşmanın
yok edemeyeceği sağlam temellere de sahiptir. İnsanların birbirini
yok etmesini engelleyen berzahlar diller arasında da vardır. Soğuk
ve sıcak bölgeleri birbirinden ayıran mevsimleri esasta sıfır
noktasından sonsuz soğumaya doğru düşmesi ve en sıcak bir yerden
kuzey ve güney kutbuna doğru en soğuk noktaya varana kadar ki
farklılıkları derece derece ayıran; meridyenlerin kesiştiği paralel
dairesi noktaları gibi bir şeydir diller arasındaki berzahlar.
Dünyadaki
herhangi bir nokta esas itibariyle hiçbir noktaya karışmayacak kadar
özeldir; ama aynı zamanda hem enlem, hem boylam yönüyle diğer
noktalara belli bir mesafede benzer özellikler arz eder. Yani
Kafkasya coğrafyasında meydana ilk çiftler dil yönünden ayrı ayrı
yaratıldı ve maddi özelliklerinin, farklılıklarının yanı sıra aynı
coğrafyadakilerle benzerlikler sergiledi; bundan dolayı grup dilleri
oluştu.
İşi
İsrailiyattan öğrenenler ve ilk insanın Adem olduğuna inananlar ve
dolayısıyla insani farklılıkların tek bir insanın çoğalması, üremesi
ve türemesiyle meydana geldiğini sanırlar.
Musa'nın
Kitabında bu olay şöyle yazıyormuş:
"Ve bütün
dünyanın dini bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki şarka göçtükleri
zaman, Şinar diyarında bir ova buldular; orada oturdular. Ve
birbirlerine dediler: Gelin kerpiç yapalım ve onları iyice
pişirelim. Ve onların taş yerine kerpiçleri harç yerine ziftleri
vardı. Ve dediler bütün yeryüzüne dağılmayalım diye gelin kendimize
bir şehir ve başı göklere erişecek kule, bina yapalım. Ve kendimize
bir nam yapalım. Ve Âdemoğullarının yapmakta oldukları şehri ve
kuleyi görmek için RAB indi. Ve RAB dedi: İşte bir kavimdirler ve
onların bir dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi
yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir.
Gelin inelim ve birbirinin dilini anlamasınlar diye onların dilini
orada karıştıralım. Ve RAB onları bütün yeryüzüne oradan dağıttı."
İlim erbabı
geçinen birileri, "İnsanların yarattığı kültür içinde dil
topluluğunun rolünü gerçekçi açıdan ve rasyonel olarak düşünürsek,
Kitab-ı Mukaddes'te anlatılan hikayeye mutlak hak vermek zorunda
kalırız." şeklinde tasdik edici yazılar yazdılar; hatta bu saçma
görüşlere dayanarak, "İnsanları aynı dili konuştukları takdirde
beraberce eserler yaratabilmek için birlik içinde olabilirlerdi.
İnsanların sayısız farklı dil konuşması ve bu işte bu yüzden güçsüz
oluşu, onlara inen lanetin bir sonucudur,"dediler. Böylece
globalleşme hareketinin ve emperyalizmin esası bu görüşler
doğrultusunda temellendirildi.
Bu fikrin ağa
babaları ipin ucunu kendi ellerinde tutma esprisini hep göz önünde
bulundurdular. Tarihi Materyalizm ve Diyalektik materyalizm
teorileri ile insan ve ilk insan topluluğu ve ırkların ve dillerin
ve bir tek insandan üremesi ve türemesi olayına dayandırdılar. Yani
her şey Musa'nın Birinci Kitabı Bab 11, 1-9'a göre ayarlandı töz,
tez, antitez ve sentez sürecine bağlandı. Diyalektik Materyalizm,
Tarihi materyalizmi gerçekleştirecek bir dinamizm olarak kurgulandı.
Dünya
milliyetçilik yüzünden Birinci Dünya Savaşını yaşadı. Daha sonra
milliyetçilik globalleşme hareketleri ile engellendi ve bu olay
milyonlarca cana mal oldu. Dahası sağ, sol kavgaları tek dil, tek
din ve tek toplum çabaları şeklinde sürüp gitti.
İnsan yok
edilemediği için insani özellikler yok edilemedi. İngilizce, dil
olarak insanlığa yetmedi; dinsizlik dini dar geldi insanlığa. Dil
globalleşmeye engel oldu. Afrikalı Afrika da, Çinli Çin de, Arap
Arap yarımadasında dilini korudu.
Son zamanlarda
yeryüzünde fıtrat üzere bir yaşam şekli gelişmeye başladı. İki
yüzyıllık Muharref Tevrat'ın muharref görüşleri kokmaya yüz tuttu.
Yeryüzündeki Yahudi dayatması hayat tarzı zayıfladı. İnsanlığı
zorlayan sürgün toplum yapısının getirdiği yok olma endişesi ve
korunma tedbirleri, dini, dili, kültürü koruma adına toplumların
enerjilerinin lüzumsuz harcanışı yavaş da olsa ortadan kalktı.
Tedbiri, kendi coğrafyalarında kalmaya hasreden toplumlar,
enerjilerini vatanlarını korumak için askeri güçlenmeye, ekonomik
bağımsızlığa doğru yönlendirdiler. Açıkçası insanlık lüzumsuz
şeyleri koruma işlerini bırakıp vatanlarını korumada yoğunlaştılar.
Ancak bu yönelişin kendi aleyhlerine olduğunu bilen o sürgün toplum
ve yağmacı yardımcılarının, boş durmayıp medeniyetler çatışması
havaları yaratmaları, korku kültürünün her tarafa taşınması, Grinpis
faaliyetlerinin sevimli görüntüler şeklinde sunulması, bu yolla
dağımıza, bağımıza ortak olmaya kalkışması, bizi bizden korumaları,
gülümüzü, bülbülümüzü, dilimizi, dinimizi bizden çok seviyor
görünerek vatan duygusunun global duygulara tahvil edilmesi, aslında
uyanışın engellenmesinden başka bir şey değildi.
Yeryüzü
yaratılışla birlikte, ırklara, kavimlere, yerli halklara, dilleri
ile birlikte paylaştırılmıştır yaratıcı tarafından. Anavatan, yerli
halk, anadil söylemleri anlamını bu durumdan alır. Vatansız ve
lanetli toplum ve onun yardakçıları durumundaki emperyalistlere
karşı vatanını savunmak demek aynı zamanda dilini, dinini, gülünü,
bülbülünü; kurdunu kuşunu korumak demektir.
Dil elden
gidiyor, din elden gidiyor, kültürüm kayboluyor, demokrasi götürmek
şart lafları sürgün toplumun dünyaya üfürdüğü kasıtlı korkulardır.
Vatanın varsa tüm enerjini vatan savunmasına harca, dinin de dilin
de başka şeylerin de korunmuş olsun.
|