|
Musiki Kültürümüz
Enver LEBLEBİCİOĞLU
Günümüzde
toplumun kalkınması dendi mi bu daha çok mal ve hizmet üretmeki gibi
görünmekte veya gösterilmektedir. Ancak bireysel gelişme ve
toplumsal kalkınma bir uygarlığın inşası ile mümkündür. Bugün kişi
başına milli geliri Türkiye'den yüksek bazı petrol zengini ülkeler
vardır ama bu ülkeler uygarlık silsilesinde yokturlar. Bu nedenle
hayatında sanatın olmadığı bireyler ve toplumlar, tarihin akışında
iz bırakmadan kaybolup gitmişlerdir. Bu hadise bundan sonra da
şüphesiz hep böyle olacaktır. Bir söz vardır, " eşek ölür semeri
kalır, insan ölür eseri kalır" diye. Eser bırakan insanlar ve
toplumlar zaman içinde hep yaşayacaklardır.
Kültürler;
farklı kültürlerden beslenerek zenginleşirler. Bu durumu insanın
beslenmesinde yapması gereken karbonhidrat, protein, vitamin
dengesine benzetebiliriz. Nasıl tek tür beslenme sağlığa zararlı ise
tek kaynaktan beslenen kültürler de bir süre sonra tekrara ve
tekrarın tekrarına girerler. Bu öyle bir durumdur ki bir sentez ve
uygarlık inşa edememekle sonuçlanır.
Türk kültürü
zaman içinde Orta Asya'dan başlayarak üç kıtaya yayılırken genişleme
alanı içindeki kültürlerden etkilenmiş ve aynı zamanda onları da
etkilemiştir. Anadolu'dan başlayarak Osmanlılar da edebiyattan
mimariye, musikiden süslemeye, mutfak kültüründen kentleşmeye kadar
kendi özgün sentezlerini yaptıkları için "Cihan Devleti"
olmuşlardır.
Her kültürün
kendine has bir müziği vardır. Bizim musikimiz de kültürümüzün en
geniş ve köklü alanlarından biridir. Musikimiz kendi sentezini
yaparken yayıldığı üç kıtanın musikilerini hem etkilemiş hem de
onlardan etkilenmiştir.
Bizim
musikimiz söz musikisidir. Gerek Halk müziğimiz, gerekse Klasik
Musikimize bakarsak mevcut eserlerin yüzde yüze yakınının sözlü
eserler olduğunu görürüz. Bu nedenle bizim musikimiz ile
edebiyatımız arasında iç içe girmiş bir ilişki vardır. Klasik
musikimizde kullanılan usuller ile şiirlerde kullanılan usuller ve
aruz vezninin arasında bir ilişki vardır.
Bugün var olan
klasik musikimiz; klasik edebiyatımızla iç içe geçmiş bir sentezin
ürünüdür. Özgün bir sentezdir. Klasik musikimizde bestelerin
sözlerine "güfte", söz yazarlarına da "güftekar" denilmiştir.
Eserlerin güftelerine baktığımızda edebiyatımızın seçkin şairlerinin
şiirlerinden çok güftekarların yazdığı metinlerin bestelendiğini
görürüz. Bu anlayış günümüzde de "şarkı sözü yazarı" ifadesi ile
yaşamaktadır. Musiki ile edebiyat ilişkisi her dönemde olduğu gibi
günümüzde de yaşamaktadır.
Kültür,
hayatın içinde yaşayan bir dinamik olduğundan özellikle Tanzimat'tan
(1839) sonra batı kültürü ile olan ilişkiler ve batıya yakınlaşma
musikimizin makam yapısında etkili olmuştur. O zamana kadar fazla
öne çıkmayan Nihavent, Kürdili Hicazkar, Acemkürdi ve Muhayyer Kürdi
gibi makamlarda beste sayısı artarken; keman, viyolonsel, klarnet
gibi batı çalgıları da musikimizin çalgı ailesine katılmıştır.
Görüldüğü gibi kültür ve musiki kendi sentezlerini yaparak
hayatlarına devam etmektedirler.
Gerek klasik
musikimiz gerekse Hacı Arif Bey ile başlayıp gelişen neoklasik
dönemde yapılan besteler tema olarak toplumu, toplumun çelişkilerini
değil de insanın aşk, ayrılık, hasret, hüzün ve melalini işleyen
eserlerden oluşur.
Musikimizde
ayrıca doğa ve insan ilişkisi yine "aşk" ana ekseninde işlenmiştir.
Klasik musikimiz kent hayatının, kent insanının yukarıda saydığımız
duygularını ifade eden ve bu nedenle de "değişende değişmeyeni"
yakalayan evrensel bir müziktir. Musikimiz eğer bu evrensel boyutu
yakalayamasaydı bu besteler bugün hala çalınıp söylenemezdi.
Şarkılarımızın eskimemesinin temel nedeni de budur.
Günümüzde
kültürümüz, Anglosakson (ABD ve İngiliz) kültürün yoğun bir
saldırısı altındadır. Toplumun kendini ifade biçimlerinden sanat ve
musikimizin kökleriyle insanımızın bağları kopartılmaya
çalışılmaktadır.
Teknolojinin
gelişmesi ile önce radyo ve sonra teybin toplumda yaygınlaşması ile
dar bir kesimin zaman zaman dinlediği müzik geniş bir tabana
yayılır. Bir diğer ifade ile ticaret kervanına musiki de katılır.
Yani metalaşır. Televizyon sadece dünyayı küçültmez; önce gazino
sonra da pavyon kültürü evleri istila eder. Bizim musikimiz
tedavülden ağır ağır kaldırılır. Musiki, kültürün önemli bir
parçasıdır ve dinlemek bir terbiye gerektirir.
Bugün bile
bizim musikimizi dinlemek isteyenler hangi televizyon kanalını
açsalar hayal kırıklığı yaşarlar. Kendi musikimiz kayıplara
karışmıştır. Bazı TV kanallarında tek tük yapılan yayınlar dışında
Türk Musikisi Türkiye'nin televizyon kanallarında sefilleri
oynamaktadır. Bazı dostlar "çok mu küreselleştik acaba?" diye
sorarken ne kadar haklılar.
İnsanımız bir
kolunu nerede güleceği kahkaha efekti ile hatırlatılan dizilere, bir
kolunu da "pop-star" türü şıkıdım programlara kaptırmıştır. Toplumun
bütün kesimleri bir kuşatma altındadır. Birileri hem kültür
köklerimizi kesmek için uğraşırken bir taraftan da bize bir şeyleri
unutturmak istiyorlar galiba…
Kendi
musikimiz devletin televizyon kanalında bile ikinci hatta üçüncü
sınıf sanat gibi görülmektedir. TRT-1 de kendi musikimizle ilgili
yayınlar yok mertebesindedir. "Pop" adı verilen ve gerek sözü, gerek
müzik yapısı ile oldukça düzeysiz şarkılar toplumu ayrıkotu gibi
kuşatmıştır.
Televizyondan
radyoya kaçarsanız aynı şarkı sırıtarak yine karşınıza çıkacaktır.
1970 li yılların Türk Hafif Müziği örneklerini hatırlayınız
lütfen... Bir de günümüzün pop şarkılarına bakınız. Fark güneş gibi
ortadadır.
Her toplum
kendi kültürü içinde yetişerek çağının sentezini yapar. Kendi
musikimizin önem ve değerini diğer toplumların müzikleri ile
karşılaşıldığında çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle kendi
kültür ve musikimizi insanlarımıza tanıtıp sevdirirken mukayeseli
bir yöntem izlenmesi çok yararlı olacaktır.
Bizim
musikimizde ister kır kökenli Halk Müziği, ister kent musikisi olan
Klasik Müziğimizde olsun var olan melodik zenginlik ve ritim
zenginliği diğer kültürlerin müziklerinde yoktur. Bu zenginliği
görmezden gelmek, çok sesli batı müziğini evrensel saymak toplumda
kendi kültürüne karşı bir eziklik hatta aşağılık kompleksi doğurur.
Bu acı gerçeğin bazı aydınlarımız tarafından yaşandığına hemen her
yerde tanık oluyoruz. Kendi kültür köklerini reddeden toplumlar,
yabancı kültürler tarafından yok edilmeye mahkumdurlar. Bu
yelpazenin dilden musikiye, mimariden plastik sanatlara geniş bir
açılımı vardır.
Tezimizi ispat
eden bir ibretli olayı sevgili Nihat Örs'ün "Bir Medeniyetin
Çorum'dan Yükselen Sesi" başlıklı Manşet Gazetesinde yayınlanan
yazısından aktaralım.
" …. Toplum
kendi müziğine yabancılaşırsa medeniyetinin köklerine de
yabancılaşır. Beşir Ayvazoğlu'nun anlattığı şu hikayecik anlamlıdır.
Türkiye'ye ilk defa gelen bir Amerikalıyı İstanbul'da gezdirdik.
Tabi geziler sırasında kendisi minibüslerde çalınan, dükkanlardan
dışarıya taşan müzikleri dinliyordu. Bize şöyle bir şey söyledi:
Böyle bir medeniyete sahip olan insanların müziği bu olamaz. Sizin
müziğiniz ne?"
Ülkemizde
müziğin gelişmesi için bir kültür politikası olmalıdır. Bu politika;
"kökü mazide olan atiyim" diyen Yahya Kemal'in anlayışının hayata
geçirilmesi olmalıdır. İnsanımızın yabancı kültürlerin saldırısından
koruyan bir kültür politikası inşa edilmemesi hayli üzücü ve
düşündürücüdür.
Musiki
yapabilmek için önce müzik kulağına ve ritim duygusuna ihtiyaç
vardır. Sonra da her sanat dalında olduğu gibi eğitim, emek ve sabır
gerektirir. Ancak musiki, ifade biçimi, bir yaşam tarzı olduğundan
dinlenmesi, sevdirilmesi ve bir eğitimi gerektirir.
Bu kadar
olumsuzluklar arasında bize düşen görev; kendi kültürümüzü korumak,
yaşatmak ve sevdirmek için var gücümüzle mücadele etmektir. Kulağına
ezan okunan, ninnilerle büyüyen insanımız kendi kültür kökleriyle
bağını artırdıkça Türkiye çağdaş sentezini yaparak 21. yüzyıl
uygarlığının temel taşlarından biri olacaktır.
|