Mahzen ve Çile

Selim ÖZKABAKÇI

 Kanatlı ahşap kapının önünde, omuzları çökük vaziyette duran adam, bildiği duaları mırıldanmaya başladı. Kurak toprağın çatlamış damarları adamın yüzünde, topraktan geldim dercesine yansıyordu. Mavinin yeşille karıştığı göz bebekleri kısık bir bakışta kendini gösteriyordu. Ellerinin nasırı duasının bereketine karışmış gücünün sembolü gibiydi… Adam önünde uzayıp giden ve birkaç evi içine alan taş döşeli avluyu geçip kavgasız bir şekilde evine ulaşmayı arzuluyordu.

Cepheye gider gibi "ya Allah" diyerek kanatlı kapıdan içeri süzüldü. Günün geceye dönüştüğü vakitti. İnsan sesleri çekilmiş, börtü böcek ise hala ayaktaydı. Adam sessiz ve yorgun adımlarla ilerlemeye başladı. Avlunun ortasında iki kulaç kalınlığında bir dut ağacı vardı. Onu o akşam, her zaman olduğu gibi o ağaç karşıladı. Ağacın iki yanında küçük odalı evler uzanıyordu. Bu evlerde adamın rahmetlik olan ilk hanımından oğulları oturuyordu. Avlunun sonunda, yıllara meydan okurcasına ayakta kalmayı başarmış, heybetli bir konak vardı. Oğullar buralara yerleşince adamın payına da konağın küf kokulu mahzeni kalmıştı.

Mahzen iki göz odadan ibaretti; arkada aydınlığı olmayan karanlık bir kiler, ön tarafta pencereleri ancak toprak hizasında olan bir oda, içeride ise perdenin gizlediği duvara gömülü yatakların konulduğu yüklük, yerde kenara yapışık isli bir ocaklık, baca üzerinde de odayı hafifçe aydınlatan gaz lambası bulunmaktaydı.

Sessizce mahzenin kapısından içeri giren adam, tek tesellisi olan genç eşini selamladı. Derin bir oh çekip kapıyı da usulca kapadı. Eşi onu tedirgin bir şekilde beklemekteydi.

Hanımının uzattığı ibrikten elini yüzünü yıkayıp hazırda bekleyen yer sofrasına besmeleyle oturdu. Adam eski topraktı, kuru gürültüye pabuç bırakacak cinsten değildi ama sorun kendi sulbünden olan çocuklarıydı, bu durum omuzlarını çökertiyordu. Yemek sonrası sessizlik devam ederken adam:

-Bu gün bir sorun çıktı mı, kavga oldu mu, diye sordu.

Genç kadın, gaz lambasının süfli aydınlığında morarmış suratını saklayarak:

-Hayır, dedi belli belirsiz.

Sofradan kalktılar. Abdest aldılar. Yatsı namazını kıldılar. Kadın yer yatağını serdi. Küf kokusu ile çarşaflardan yayılan sabun kokusu birbirine karışmıştı. Yeni doğan oğulları yanı başlarındaki beşikte uyuyordu. Düşünceler, ikisini de alıp götürmüştü. Adam hayırsız oğullarından çektiklerine mi üzülsün, yeni evlendiği gencecik eşiyle yediği dayağa mı üzülsün, zorbalıklarına rağmen çocuklarının iaşelerini de kendisinin karşıladığına mı? Kadın da eşinden şikayetçi değildi, ama üvey oğulları ona çok sıkıntı veriyorlardı. Ertesi günü düşünerek uykuya daldılar.

Namaz için kalktılar. Adam sünneti kılıp caminin yolunu tuttu. Döndüğünde kahvaltı sofrası hazırdı. Çorbasını içti, tarlaya gidecekti. Avluya çıktı, ahıra doğru ilerledi, katırları eyerleyip arabaya koştu.

Kuş cıvıltıları etrafı sarmıştı. Bu arada avlu çevresindeki evlerde bir kıpırdanma başladı. Kadın mahzenin perdesinin altından dışarıya bakıyor, ağzında yuvarladığı dualarla tedirgin bir şekilde kavgasız gürültüsüz eşinin işe gitmesini istiyordu. Adam hazırlığını bitirip yola çıkacaktı ki olanlar oldu… Konağın üst kat kapısı gıcırtı ile açıldı. Kadın mahzende, adam avluda donup kaldı. Adamın kaşları çatıldı, soğuk ter atmaya başladı. Büyük oğlu dışarıya çıktı, etrafı çapaklı gözleriyle süzdü. İşine gitmeye hazırlanan babasına kin dolu bir şekilde bağırdı:

-Bugün bu iş bitecek! Mal mülk üzerimize yürüyecek! Yoksa ikinizin de ölüsü çıkar bu evden! Biz de analığa, üvey kardeşe mal yedirecek göz var mı?

Bu bağırtı üzerine diğer evlerin kapıları açıldı ve öteki kardeşler de dışarı çıkmaya başladı. Onlar da bağıran kardeşlerini destekler mahiyette mırıldandılar. Ellerine aldıkları büyük sopaları sallayarak avlunun çıkışını kapattılar. Adam oğullarının bu sopaları kullanmada tereddüt etmeyeceklerini çok iyi biliyordu. Daha önce onlardan çok dayak yemişti. Oğullarının, öz annelerini de dövdüklerine, hatta kadıncağızın ölmeden üç gün önce onlardan öldüresiye dayak yediğine şahit olmuştu. Çocuklarının gözlerini kan bürümüş, defterlerinde acımak yazmıyordu. İşin garibi onlar kendi aralarında da anlaşamıyorlardı ama çıkar için bir araya gelmişlerdi.

Adam dönüm noktasına geldiğini anlamıştı. Ya onların istediklerini verecekti veya buradan ailecek ölüleri çıkacaktı. Verecekti vermeye ama eşi ve ondan olan oğlunu düşünmekteydi? Onlara bu haksızlığı nasıl izah edecekti? Kendisi hayatta iken yeni doğmuş çocuğunun hakkını nasıl üvey ağabeylerine verecekti?

Bu arada oğullar ağır hakaretler ederek sürekli ölüm tehditleri savuruyor ve ortalığı telaşa veriyorlardı. Anlaşılan o ki bugün onlara evet demezse kan akacaktı. Bu düşünceler kafasında dolaşırken eşinin yanına geldiğini gördü. Kadın yalvarır bir şekilde; "Ne istiyorlarsa ver. Çocuğumu babasız bırakma" diye yalvardı. Kadının bu sözleri oğulların alay konusu oldu. Küçük oğlan ona çıkışarak;

-Ne çabuk sahiplendin babamızı? Diye hakaret etti. Bu sözler diğer çocukların da aşağılayarak gülüşmelerine sebep oldu. Adamın beli iyice bükülmüştü. O arada dut ağacının dalları arasından güneş kendini göstermeye başlamıştı ki adam ellerini göğe doğru kaldırıp:

-Ya Rabbi! Sen her şeyi görensin, bilensin, bunları sana havale ediyorum, nasıl bilirsen öyle yap, diye feryat etti. Daha sonra oğullarına dönerek:

-Tamam! Dedi.

Uzunca bir süredir devam eden sıkıntılar oğulların zaferi ile sonuçlanmıştı. Adam artık ayakta durmakta bile zorlanıyordu, karısının koluna girdi ve mahzene doğru yürümeye başladılar. Adamın ağzından şu sözler döküldü:

"Akıllı oğlun var, baba malını neylesin; akılsız oğlun var, baba malını gene neylesin".

Ardına dönmeden oğullarına seslendi:

-Evrakları hazırlatın, bu gün bitsin, dedi. Adamın çalışacak hali kalmamıştı mahzenin merdivenlerinden zorlukla inip evine girdi. Derin düşüncelere daldı. Bir sürü emekler vererek kazandıkları daha hayatta iken evlatları tarafından zorla elinden alınıyordu. Yediği dayaklardan dolayı da eşinden utanıyordu. Kadın adamı teselli etmek için:

-Üzülme ben malda, mülkte değilim, sana bir şey olmasından korkarım. Ver ne istiyorlarsa, malı mülkü veren Allah dilerse bize tekrar verir.

O gün işlemler tamamlandı…

Oğulları adamın malını kendi aralarında pay ettiler.

Adam, Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyor ve O'na tabii olmaya çalışıyordu. Hiçbir zaman evlatlarını affetmeyeceğini içinden tekrarlayıp durdu.

Gün geceye kavuşmuştu, adam sessizce avludan geçerek mahzenine döndü. Defalarca yıkamasına rağmen parmağındaki mürekkep izi hala duruyordu. Gaz lambasının kokusu odaya sinmişti. Beşikten gelen sesler evdeki sessizliği bozdu ve dikkatleri oraya çevirdi. Bu küçük Murat'tı adam oğlunu aldı ve bağrına bastı, dualar etmeye başladı. Küçük Murat'ın yanağına bir öpücük kondurdu, oğlu kucağında yatsı namazına kadar Kur'an okudu…

Koca bahçeye devasa dut ağacı sığdı da adam bir türlü sığmadı…