|
Cevahir
Kenan YAŞAR
Cevahir
kapıdan girdi ve kahvehanenin ortasına yakın bir yerdeki masaya
oturdu. Her sabah aynı saatlerde uğradığı kahvehanenin müşterileri
henüz geliyorlardı. Elindeki gazeteyi açtı. Haberlerin başlıklarına
göz gezdirerek sayfaları çevirmeye başladı. Üçüncü sayfada bir
habere takıldı: "Kırk üç yıl sonra katarakt olduğu anlaşıldı."
Haberin devamını okumadan başını kaldırdı. Kahveci masa üzerindeki
kül tablalarını elinde gezdirdiği bir çöp kutusuna boşaltarak
Cevahir'in bulunduğu masaya geldi. Cevahir Kahveciye her zamanki
hitabıyla sordu:
"Usta, kör
olduktan sonra bunun neden olduğunu bilmenin ne faydası olabilir?"
Kahveci
Cevahir'in cevap bekleyen gözlerine baktı. Yüzünü ekşitti.
"İşte yine
başladın Cevahir," dedi ve umarsızca küllükleri boşaltmaya devam
etti.
Kahvecinin
sözlerini aynı kayıtsızlıkla duymazdan gelen Cevahir, haberi okumaya
devam etti: "Bir yaşındayken oturduğu sedirin üzerinden ateşe
düşünce göz merceklerinin yandığı zannedilen kişinin kırk üç yıl
sonra getirildiği İstanbul'da gözlerinde katarakt olduğu anlaşıldı."
Bakışlarını gazeteden çekti. Karşısına gelip oturan arkadaşı Ali'nin
merhabasına bir karşılık vermeden sordu:
"Bir şeyin
nedenini bilmemek mi, yoksa nedenini yanlış bilmek mi daha kötü?"
Ali az ötede
çay servisi yapan garsona seslendi:
"İki çay!"
Garsonun
başıyla ve gözleriyle "tamam" işaretini aldı ve Cevahir'e dönerek
soruyu cevaplamaya çok önceden hazırmış gibi;
"Ne olduğun
önemli, nedenin doğruluğu değil."
Cevahir haberi
sesli bir şekilde tekrar okudu. Sorusunu yineledi.
Ali çayını
yudumladı ve şöyle dedi:
"Birisi aldığı
hukuk kitabını tanıdığı bir hakime hediye etmek isteyince,
emekliliğe gün sayan hakim babacan ve nüktedan bir tavırla 'ne
güzel, el yordamıyla bu işi götürüyorum. Kitap falan diyerek bana iş
çıkarma!' demiş."
Ali durakladı,
Cevahir'in nereye varmak istediğini soran gözlerine baktı, ve devam
etti:
"Bilirsin ki
insanlar bir vakte kadar her şeyi öğrenmek ister. Öyle bir an gelir
ki her şey gözleri görmeyen birinin yolunu öğrendiği gibi
ezberlenir. Ondan sonra bildiklerimizle yaşamak isteriz, gerçekler
ile değil."
Cevahir cevabı
zihninde netleştirememişti ki Ali sözlerine devam etti:
"O saatten
sonra 'neden'lerle, nedenlerin doğruluğu ya da yanlışlığı ile
ilgilenmeyiz. Korkularımıza yenilir 'ne' olduğumuza bakarız."
Ali bir an
sustu. Kahvenin müşterilerinin çoğalması ile kahvedeki sessizlik
yerini uyumsuz bir çok sesliliğe bıraktı. Yan masadan gelen nargile
dumanını eliyle dağıtarak masaya doğru eğildi, bir sırrı ifşa
edermişcesine sözlerini sürdürdü:
"Doğru
nedenleri bulacak düşlerimizin, hayallerimizin peşinden gidecek
maceralara yol alan gemiler yerine köhne limanların küçük sandalları
oluruz."
Cevahir,
arkadaşını onaylar gibi başını salladı.
"Düşlerinizin
peşinden gitmek öyle mi" dedi ve boş bardakları almaya gelen kahveci
söze karıştı:
"Ali kardeş
Cevahir yağmuruna sen de mi yakalandın? Aman çok ıslanıp üşütme
ha!.. Hadi muhabbettiniz bol olsun."
Kahvecinin
alaycı sözlerini sessizlikle geçiştiren Cevahir dirseklerini masaya
koydu. Avuçlarını yanaklarına götürdü. Sağ işaret parmağıyla
gözlüğünü düzeltti.
"Her insanın
bir dağı bir de kuyusu vardır. Şu anda kendi kuyumda debelenip
duruyorum. Ne kadar sıçrarsam sıçrayayım, aynı yere düşüyorum" dedi.
"Düştüğün
kuyudan çıkmanın yolu olduğun yerde sıçramak değildir" diye karşılık
verdi Ali.
Gazete yarı
açık halde masada duruyordu.
"Gitmek
gerekir" diye mırıldandı Cevahir.
Ali'nin
meraklı bakışları karşısında, hüzünlü gözlerini boşluğa yönlendirdi.
"Bir ömür
denilince çok uzun gelirdi eskiden. Şimdi ise öyle değil. Belki
hayatımın son çeyreğini yaşıyorum. Değiştirmek istediğim dünyanın
yalnızlık girdabında hiç olmanın ızdırabıyla karşı karşıyayım."
Cevahir,
televizyonun ani ve yüksek sesiyle başını sağa ve sola çevirdi.
Sonra arkadaşının gözlerinin içine baktı.
"Gitmek
gerekir" dedi Cevahir, ne zaman, nereye ve neden sorusu sorulmuş
gibi devam etti sözlerine:
"Her yeni yol,
yeni bir oyundur. Ödülü ve mükafatı her şey olabilecek bir oyun…
Gitmek lazım."
Masadan kalkıp
gazetesi elinde sokağa çıktığında, arkadaşının "yapman gerekeni yap"
sözü ile kahvecinin kendisini hafife alan durumu adeta zihninde
halat çekme yarışı yapıyordu. Evet, gitmek lazımdı. Cevahir'e göre
su dahi doğduğu dağlarda kalmıyordu ve denizlere varmak için doğduğu
dağların arasından akıp gitmek zorundaydı. Su için, kalmak ya da
gitmek bir göl olmakla bir ırmak olmak arasındaki farktı. Su
değişikliklerden korkarak alıştığı tek düze hayatta ömrünün sonuna
kadar kurumayı bekleyebilirdi. Ama yazgısı çağırıyordu. Dağlarına
bir gün dönecekse dahi bir bulut olarak gelip yine göle
karışabilirdi. Denizi görmüş, göğü görmüş, en dibe vurmuş, en
yükseği görmüş olarak.
Cevahir yol
üzerindeki manava uğradı. Almak istediklerinin yazılı olduğu kağıdı
manava verdi. Manav bir yandan kendisinden istenenleri tartmaya
çalışırken bir yandan da aklına gelen her şeyi söylüyordu.
"Bu Büyük
marketler çıkalı işler kötü. Alış verişe çıkanlar oralara gidiyor.
Bize de sadece alış yapanlar geliyor. Cebinde parası olmayan gidecek
yeri olmayanlar… Marketleri şehir dışına çıkaracaklarmış. Yeni bir
kriz olmasından korkmasam, inşaat malzemesi işine gireceğim. Oğlan
da üniversiteyi bitirdi ama iş bulamadı."
Manav,
söylediklerini sessiz ve tepkisiz bir edayla dinleyen Cevahir'in
yüzüne baktı.
"Hayrola
Cevahir! Yüzün solmuş gibi."
Cevahir,
manavın daldan dala atlayan konuşmasından sıkıldı.
"Nerede
değilsem orada iyi olacakmış gibi geliyor bana. Kendim mutlu
olmadığım gibi hiç kimseyi de memnun edemiyorum. Gitmek istiyorum
ama gidemiyorum. Gerçi gitsem de kalanlar için hayat sürecek, su
akıp yatağını bulacak. Babamın ölümü sonrasında nasıl kendimi
toparlamış hayata tutunmuşsam bugün beni hayatlarının merkezine
koyanlar kısa bir süre sonra bensizliğe alışacaklar. Sevdiklerimizle
korkularımızın bir arada olması ne büyük bir çelişki, değil mi?"
diyecekti ki manavın pek de umurunda olmayacağını düşündü ve alışıla
gelmiş bir soruya alışagelmiş bir şekilde;
"İyiyim" diye
cevap verdi.
Manavdan
alacaklarını aldı ve tekrar sokağa çıktı. Gitmesi gereken yere
değil, eve doğru gidiyordu. Düşlerine çağıran sesle, eve çağıran
sorumluluk duygusu, yüreğinin harp meydanında savaşa tutuşmuştu.
Bilinmeyenin gizemi ile bilinmeyenin getirdiği korku arasında
sıkışıp kalmıştı. Hayatta bir yer edinemeyip uzun dönem askerliğini
yapan bazı insanların askerliğinin bitişinden korkmasını görmüş,
emekli olmanın tadını çıkarmak yerine yalnızlığa gömülmek korkusuna
kapılanlara şahit olmuştu.
Cevahir,
"Vazgeçmek ne kadar zor alışkanlıklardan" diye istemsizce söylendi.
Kahveciyi ve manavı düşündü. Kendisi onların dünyasını kabul ettiği
halde onlar Cevahir'in dünyasına girmek bir yana kapısından bakmak
veya hakkında en ufak bir şey duymak bile istemiyorlardı. Hiç
olmazsa Ali kadar cesaret verseler onlara minnettar kalacaktı.
Cevahir
içinden geçmekte olduğu parktaki ağaçtan düşen sararmış bir yaprağa
baktı. Soğuk bir yalnızlık duygusu ile titredi. Yanından geçmekte
olduğu banka oturdu. Gazeteyi tekrar açtı. Haberin devamını okumaya
başladı: "Gözlerinde yanık yaraları oluşan çocuğun göz merceklerinin
yandığı ve bir daha görmesinin mümkün olmadığı söylendi."
Yüreğinde
derin bir acı duydu. Anlatılması güç bu acının her zaman insanın
olgunlaşmasının bir ilacı olduğunu bildiği halde umutsuzluğa
kapıldı. İçinde yaşayan ve en küçük bir olayda ortaya çıkan bu
çığlıkları bir an önce susturmalıydı. Yaşlı ve güçsüz halinde bu
çığlıkları doğuran yaraları iyileştirebilmesi mümkün olmayacaktı.
Gündüzleri
uçup giden hayal gibi işlerle, akşamları televizyon başında ya da
zoraki misafirliklerdeki kısır sevimsiz sohbetlerle ömrünü tüketmek
istemiyordu Cevahir. Hatırladığı bir söz geldi aklına "insanlar
yirmi beş yaşında ölür yetmiş beş yaşında gömülür." Anlaşılan bu
zaman aralığında vurulup da vurulduğundan habersiz koşan ceylan gibi
habersiz yaşıyorlar.
Cevahir'e göre
gitmek lazımdı. Ama her gidişin bir bedeli vardı. Bedelini ödemeden
bir şeyi almaya çalışmak hayallerinden vazgeçmeyi zorunlu kılardı.
Nihayet
gazetede haberin son cümlesini okudu: "Bir yaşında tedavisinin
mümkün olmadığı söylenen bu kişi bir saatlik ameliyat sonrasında
tekrar görmeye başladı."
Cevahir,
"Zavallı adam", diye geçirdi içinden. "Kırk üç yıl önce başka bir
doktora gitseydi, kör olarak yaşamak zorunda kalmayacaktı. Kırk üç
sene kim bilir neleri görememişti. Ne tesadüf ben de kırk üç
yaşındayım." Sanki kendisi düşlerinin doktoruna gitmiş miydi?
Karşısındaki yemyeşil çimenlerin ve kırmızı güllerin ferahlatıcı
görüntüsüne baktı. Az önce otururken bunların dikkatini çekmediğini
fark etti.
Cevahir,
"Gitmek lazım" dedi kendi kendine. "Manavdan aldıklarımı eve götürüp
bırakmalı ve gitmeliyim" diye düşündü.
Cevahir, göğe
doğru başını kaldırdığında ardarda sıralanmış v şeklinde uçan göçmen
kuşları gördü. Manavdan aldıklarını eve götürse ardından kim bilir
yapması gereken daha neler çıkacaktı. Hayatındaki her şey,
sıralanmış uçan kuşlar gibi birbirine bağlanarak gidişini engelleyen
zincirler oluyordu. Bir süre kararsız bir şekilde bekledi. Yapması
gerekeni yapmalıydı. El yordamıyla yaşamayı terk edip düşlerinin
düğümlerini çözmek için gitmeliydi.
"Hemen
değilse, ne zaman" dedi Cevahir. Ayağa kalktı. İçini tatlı bir
heyecan kapladı. Kırk üç yıl sonra gözündeki ve gönlündeki perde
aralandı. Neyi varsa orada bırakıp hiç olmadığı kadar kararlı yola
koyuldu.
|