Ölüm

Paşa ÇETEN
 

Ateşe dökülen su gibi yumuşak olmuyor; nefis, bazen de kahkaha denizinde minareleri öldüren zehirdir. Ateşten çıkan duman gibi bana yüklediği eylemleri bedenimde taşıyordum. Çıkmaz sokaklara beni sürüklüyordu. Nefsimin iyi tarafı beni beyaz yağmurun yurdunda gezdirirdi. Gül huylu yeller estirirdi bana. Şimdi tabutumdan kalkıp bakıyorum. Bedenim yerde yatıyor. Cesedimin yanında dostlarım gelmiş nefsim onları görüyor... Acınacak halde olan ben miyim yoksa onlar mı? Bak şu zavallılara... Yazık daha akıllarını başlarına almamışlar... Benim gizli yanımı araştırıyorlar. Oysa çiçeklerin renkleri gibiydiler çocuklar. Saf ve temiz idi. Suyun ayağını tutan toprak kadar özlüydü çocukların gözyaşları. Dost dediğimiz insanlar kuyularını dilleriyle kazıyorlar. Alçaklıklarını feryatlarıyla zaman içinde büyütüyorlar. Bu durumları bana ağır geliyor. Dünyanın sayılı günleri tükenecek. Kim derdi ki o iki yarından sonra dostlarımla bir araya gelip yaşantımızı konuşacağız. Kimimiz yaşlı, kimimiz gençtik. Bizlere güzelliği sunan zamanın yakasına beyaz gülü takacaktık, yeşil gülün bahçesinden. Bunu o iki yarından sonraki günde yapacaktık. Fakat nefsim bedenimden çıkmıştı.

Bedenim yerde bir sevgiliyi kucaklar gibi yatıyordu. Nefsim cesedimin başında dallı budaklı, yapraklı bir ağaçtı. Yapraklarımın arasında uzanmış dallarımı ısıran çiçekleri görünüyordu. Kalbim saman çöpü, dilim beni satıyordu. Bedenimin başında suyun ayağını tutan cesedimin toprağı vardı. Şimşek gözüyle gönlümü yalayan bir sevgiyle bedenimi okşuyordu. Yanımda beyaz yağmur vardı. Cesedim toprağın altında bir huzur gibi yatıyordu. Ölümsüz şehre göç ederken nefsimin yer-gök arkadaşıydı.

Benden önce giden günlerim, benden önce giden dostlarım beni karşılıyordu. Hepsinin gözleri maviydi. Nefsim günahlarımı anlatırken dilimde sözlerim kanıyordu. Hüznüm masum madenin yüzüydü. Nefsim içinde döşenmişti. Duygularımın şaşmaz yolu nefsimin köprüsüydü. Bir hüzün geçerdi üstünden, bir neşe. Nefsim alıp götürüyordu beni bahara. Baharda da nefsimle kirpiğim bana şahdamarımdan daha yakın bir sınırdaydı. Bir yanımda yeşil duman, bir yanımda kızıl duman tütüyordu. Gövdem toprağın altında kar gibi yatıyordu. Nefsim de dönülmez yolun başındaydı.

Kaybederek kazanıyordu zamanı. Karanlığa takılan, karanlığa tutulan bütün kötülükleri, bütün korkuları, görünen görünmeyen sebepleri vicdanımıza kezzap döküp yakan; nefsimiz değil miydi dilimizi yalan pınarında yıkayan? Bedenimizdeki canımız mıydı varlığımızı inkar mayınlarıyla patlatıp yaratana karşı bizi isyan ettiren? Nefis, bedenimizde yılanı besleyip iman hücrelerimizi sokan nesne değil miydi? Oysaki bedenimizin iskeleti toprağın karnında ay ışığı gibi gezerken temiz ve günahsızdı.

Nefsin kirli günahlarından dökülen insanlığı morfin gibi uyuşturan, merhamet hamurlarını kurutan, damarlarımızdan kötülüğü vicdanlara nakleden nefsin kendisi değil miydi?

Beyaz yağmur kapı açıyor, Allah'ın rahmetinden nefsim baharda kalkıyor. Toprağın altından dostlarımın hangisi yeşil dumanı kalbine sürmüş? Onlara güneşten ev yapıp misafir ediyor. Ey nefis, ver şimdi bunların hesabını... Güneşe ev yapıp yağmurla gel gelebilirsen?