|
Çekmece
Kenan YAŞAR
Her gün en az on
kez beni görüp de aldırış etmeyen evin kızı, gece rüyasında görünce
hemen rüya tabirleri kitabına sarıldı.
Açtı. A ile
başlayan kelimeler vardı sayfada. Çevirdi sayfaları sabırsızca.
Kitabın ortasına doğru bir sayfa açtı. Bu kez de K harfine gelmişti.
Tekrar aceleyle sayfaları geri çevirerek adımı buldu. Çek-me-ce...
Acaba rüyada çekmece görmek ne anlama geliyordu?
Kitaptaki adımın
karşısında; "Rüyada 'çekmece' görmek iyi bir insanla evlilik
yapacağınıza ve çok iyi bazı dostluklarınız olacağına işarettir"
diye yazıyordu.
Genç kız
gülümsedi. Böyle bir gülümsemeyi uzun süredir yüzünde görmemiştim.
Tam o sırada mutfaktan annesinin sesi duyuldu: Seçil... Kızım,
nerdesin? Gelip masayı toplasana... Kız, yüzündeki tebessüm
azalmadan hızlıca odadan çıktı.
Yüzyıllardır beni
görüp de; sevgiliye, en sevgiliye hasretimi fark edemeyen insanların
rüyada bir an beni görmeleri Seçil gibi yüzlerinde sevincin
çiçeklerini açtırıyor.
Sevinsem mi,
üzülsem mi bilmiyorum. Demek ki insanlar, ne olduğuna değil, neyi
çağrıştırdığına bakıyorlar. Ne yaman bir çelişki. Ne büyük bir
yanılgı...
Bir çekmece olarak
ne çekiyoruz şu insanların elinden. M.Ö 2000 yıllardan beri
mobilyaların bir parçası olarak; vazo, çanak çömlek türünden süs
eşyaları gibi yalnızca zenginlerin evlerini kah süsledik, kah
istifadelerine sunulduk.
Bazen parlak sarı,
gri, beyaz, siyah ve kırmızı renklere; bazen metal renklerle
boyandık. Fildişinden yapılmış olanlarımız bu günlere kadar yaşadı.
Tarihin sayfalarına yazılan kahramanlar gibi, müzelerde iltifata
tabi oldular.
Desenlerimizde
bazen üzüm salkımı, asma yaprağı motifler. Bazen geometrik
şekiller...
Evlere pencereler
yapılmaya başlandı bizden sonra. Uzak tutulduk onlardan. Nede olsa
cam pahalı bir gereçti. Bizim için onları kırdırmak istemediler.
Öyle bir zaman geldi, nihayet lüksün işareti değil
ihtiyacın adresleri olduk.
Zamanla, yalnız
eşyalarını değil, hatıralarını, hayallerini, sevgilerini hüzünlerini
de taşır olduk.
Oysa ey sevgili!
Onların sevgi ve hüzünleri bizim sana olan sevgimizin, sensizliğin
verdiği hüznün yanında ne kadar basittiler.
Her insan bize
bizden farklı bir anlam yüklüyordu. Genç kızı gülümseten rüyada ki
varlığım, anne için acı bir hatıranın sayfalarını açtırıp yarasının
kabuğunu kaldırtıyordu.
Düşünüyorum da;
anne beni her açışında kendi dünyasına dalıp gidiyor. İstem dışı
defalarca beni itiyor ve çekiyor. Biraz sonra gözyaşları düşüyor
üstüme. Gözlerinde görüyorum yaşadığı acıyı.
Günlerce haber
alamadıkları erkek kardeşlerinden korku ve endişe ile bir haber
beklerken telefon çalıyor. Hastanede erkek cesedinin teşhisi için
çağrılışları.
Yolda "Ne olur
Allah'ım. Kardeşim olmasın" duaları. Morgda görevlinin açacağı
çekmeceyi beklediği an. Birinci çekmecenin çekilişi ve boş olduğunu
görmesi... Artan bir heyecanla 2. çekmecenin boş olması ve korkunun
heyecanın dayanılmaz bir noktaya geldiğinde 3. çekmeceden çıkan
cesedin yüzünün açılışıyla cansız bir beden gibi yere yığılısı.
Kimine beyaz bir
gelinliği, kimine sevdiğini sardığı kefeni hatırlatıyorduk. Cam bir
kaba dökülen sıvının kabın şeklini alması gibi, biz de insanların
dış dünyasından ziyade iç dünyalarına göre anlam kazanmaktayız.
Sıvının cam kaseye verdiği renk gibi onların duygularına,
hayallerine ayrı bir renk katarız.
Üretilirken daha
farklı anlamlar daha farklı işlevler yüklenir bize. Kimimiz tam
açılır olur. Açıldığı zaman içindekiler kolayca görülebilir. Ama
gelin görün ki bir süre sonra deforme olur.
Kimimiz yarı
açılır. Gizemli kalırız biraz. Herkes her şeyimizi bilemez.
Taşıma kapasitemiz
aşarlar bazen. Sessizliğimiz bozulur.
Kilit vururlar
bazen; kimliğimiz, irademiz kaybolur.
Gizleniriz bazen.
Gizlenecek sırları koruruz içimizde. İnsanlar birbirlerinden
akladıklarını bize emanet ederler zihinlerinde saklayamadıklarını
bizde saklamaya çalışırlar.
Adımız adından
ayrı anıldı.
Adımız 'şiddetli
fırtınalarda gemilerin sığınacakları korunaklı koylara' verildi.
İlçelere caddelere sokaklara verildi. Ama ben bu evde, bu oda da
küçücük bir çekmece olarak zamanı tüketiyorum.
Sıradan şeyler de
var içimde. Sırlar da...
Saralı bir hasta
gibi kilitlendiğim, açılmamakta inat ettiğim anlar kadar suyun akışı
gibi açıldığım anlar da olur.
İnsanlar bazen
unuturlar koyduklarını. Bazen unutmak için koyarlar. Ağır gelir
esnetir bazen içimde taşıdığım sır. En çokta kapının acizliği ya da
ihanetiyle zorda kalırım. O zaman kızılır. Acımasızca çekilirim,
itilirim. İçim darmadağın olur.
Yıllardır bir
yığın eşyaya kimi zaman mekan, kimi zaman mezar oldum. Kirli kaldım.
Havasız kaldım.
Artık insanların
bizde saklayabilecekleri pek de bir şey kalmadı. Sanal bir alemde
tüm değerleri. Olduğu varsayılan bir alemde, çekmece içindeki
çekmecelerde saklıyorlar, olduğu varsayılan değerlerini.
İşte akşam...
Açtı, belinden çıkardığı silahı koydu baba. Rüyasıyla boyadığı
kolyesini koydu kız. Saatini bıraktı oğlan ve yüreğini koydu anne.
İçi kanaya kanaya...
Oysaki Ey sevgili!
En sevgili! Bir çekmece olarak en çok sana açılmak isterdim. Sana
doğru çekilmek, yüreğini açan bir aşık gibi senden gelip sana
gitmek. Saklanmamak senden... Ve hiçbir şey saklamamak
gözlerinden...
|