|
| ||||||
|
|
|
Şiire Görev Biçmek / Şairin ve Şiirin Bir Misyonu Var mıdır? A.Vahap AKBAŞ Bu başlık, Türkiye Yazarlar Birliği'nce Strasbourg'cla düzenlenen Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni çerçevesinde yapılan "atölye çahşmalan"ndaki tartışma konularından biriydi. Türkiyeden ve Türk Cumhuriyetlerinden ondan fazla şairin katıldığı toplantıda konu enine boyuna tartışıldı. Mevzu şiirimizin önemli problemlerinden biriyle alakalı olduğu için, tartışma atölye dışında da sürdü. Bahis konusu toplantıda arz ettiğim görüşleri sizlerle de paylaşmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Şairin ve şiirin bir görevi var mıdır? Eskimeyen bu çetin soruya büyük bir çoğunluk gibi, vereceğim cevap “evet”tir. Her şeyin bir varlık sebebi olduğu gibi şiirin de bir varlık sebebi olmalıdır. Bu sebep, onu ister istemez görev sahibi kılar. Misyonu olmamak, hiçbir işe yaramamak demektir. Böyle bir şevi üretmenin de hiçbir anlamı yoktur. Sorun, kanaatime göre şairin / şiirin bir misyonunun olup olmaması değildir. Sorun, doğal bir şekilde var olan misyonun mahiyetidir. Misyonu, ideolojilerin, inançların ya da herhangi bir görüşün benimsetilme aracı olarak algılayanlar ve bunu şiire yüklemek isteyenler az değil. Ne yazık ki bu anlayış, şiire halel getirmektedir. Geçmişte, özellikle 70'li yıllarda, kendilerine "toplumcu / sosyal gerçekçi" diyenler ya da kendilerini milliyetçi, Müslüman veya başka şekilde tanımlayan birçok şair bu yolu denemiştir. Oysa "bildiri'ye ya da "vaaz'a dönüşen şjiir, bir süre sonra kendiliğinden ölüyor. Geçmişte kalabalıkları coşturmuş, alkışlanmış birçok şairin / şiirin şimdi edebiyat mezarlığında yattığını görmemek mümkün değil. En fanatik hayranlarının bile bugün Nazım Hikmetin ideolojik şiirlerini cesaretle savunabildiklerini sanmıyorum. Hala onu ideolojik bir lokomotif olarak kullanmak isteyen bir azınlığı saymazsak; o, şimdi dili maharetle kullandığı ve insanı evrensel boyutlarıyla ele aldığı şiirleriyle yaşıyor. Geçmişte ideolojik tavrından dolayı ona uzak duranlar bile bugün onun "şiirliği tartışılmaz" mısralarının hakkını vermektedirler. Demek ki şiir, bir ideolojiyi benimsetip yaymak, bir fikri savunmak için uygun bir tür değildir. Bunun için daha elverişli araçlar vardır. Tabii ki buradan, "Fikir şiirden büsbütün uzak tutulmalıdır." gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Şiiri şiir yapan iç ve dış unsurlar vardır. Bunlara zarar vermeden, "meyvedeki tat ve besleyicilik" gibi fikirle estetik ölçülü bir şekilde harmanlanarak şiire değer kazandırılabilir. Bu noktada, dikkat edilmesi gereken başka bir hususun da olduğunu düşünüyorum. Ham fikri, estetik giydirilmemiş fikri şiire sokmaktan imtina ederken, şiiri anlamsızlığın sınırına dayandırmak da şiir için tehlikelidir. İfrat-tefrit meselesi... Nitekim ikinci yenicilere yönelik en ciddi eleştirilerden birinin bu bapta olduğu unutulmamalıdır. Nabi, bu hususu nasıl da güzel ifade ediyor: "Kokusuz laleye benzer o sühan / Ki ola lafzı tehi manadan." 1940'lardan itibaren "anlam tartışmalarının eskidiği" (N. Ataç - S. Eyüboğlu) söylenmekle beraber, konu hala zaman zaman bir sorun olarak önümüze çıkmaktadır. Ataç'ın 40'lı yıllarda yaptığı bir konuşmada "Şiirde mana aramanın bir garabeti yoktur." dediğini okumuştum. Ancak bu, şiirin sembolik diline, yapısına, edasına aykırı düşmeyen, onu zedelemeyen bir anlam olmalıdır. Çoğu zaman kelimeleri aşan bir anlam... Şiirin en önemli misyonu kendisi olmasıdır. Dilin kanat sesine ‘dönüşmesi, gönlün göklerinde uçabilir olmasıdır, insan ruhu nu kışkırtması, onda bir güzellik hissi, bir estetik haz uyandırmasıdır. Bu görevleri yerine getirecek kıvama gelmiş bir şiirde fikrin de bulunması eskilerin tabiriyle "nurun ala nur" olur. Yahya Kemal'in ilginç bir şiir tarifi vardır: "Şiir, düşünceyi duygu haline getirinceye kadar yoğurmaktır." Şiirlerindeki güzelliğin sırrı belki buradadır. Necip Fazıl'ın "Dua" şiirine bu nokta-i nazardan bakalım: "Bıçak soksan gölgeme/ Sıcacık kanım damlar/ Gir de bir bak ülkeme/ Başsız adamlar... Ağlayın, su yükselsin/ Belki kurtulur gemi/ Anne, seccaden gelsin/ Bize dua et, emi! " Üstadın bu şiiri sosyal muhtevalıdır. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve onu yönetenlerden dolayı muzdariptir şair. Seccade, dua gibi dini ifadeler de var. Her mısra fikirle örülmüş. Ancak metni şiir yapan bu fikirler değildir. Üstad, bu fikirlerini başka eserlerinde de dile getirmiştir. Metni, şiir yapan, kelimelerin yan yana getirilişiyle oluşturulan ahenktir, özgün imgelerdir, metindeki insicamdır, yoğunlaşmadır... Üstad, fikri öyle maharetle yoğurmuş ki elmanın içindeki vitamin gibi gizlemiş mısralar arasında. Şiir, enikonu bir dil olayıdır. Şairin görevi, dağınık, başıboş. Sözleri ehlileştirmek, onlardan güzel ve evrensel bir değer oluşturmaktır; ana dilini yaşatmak, yaşatırken haddeden geçirmek ve yükseltmektir. Yoksa büyük hakikatleri anlatmak, halkın vic-danı olmak, insanları yola getirmek adına sanatı öldüren unsurların mikrofonu olmak değildir. Kanaatimce gerçek şiir yalnız kendi emrindedir. Şairini bile kendi cazibe, alanı içine, kendi nizamına çeker. Ve gerçek şair, ipek böceği gibi kozasını örerken, ondan kimin ne şekilde faydalanacağını düşünmez. Ne ideolojilerin emrine girer ne de Tanpınarın işaret ettiği gibi “takvimin emri” ne. Aslında şairin bu yaptıklarının ya da yapacaklarının içinde bir davet de gizlidir. Fuzuli'nin deyişiyle "zeban-ı hal ile" yapılan bir davettir bu. Esasında her şair, başkalarını da dil bayrağını diktiği his ve fikir zirvelerine çağırır. Bunu başarmanın yolu hiç şüphesiz, şiire içirilen cazibe olmalıdır. Başka düşünce dünyalarına ve bu arada şiire, şaire de ulaşmanın yollarını göstermek ise başka türlerin belki başka kişi ve kurumların görevi olmalıdır.
|
|
| ||
|
|
||||||