|
| ||||||
|
|
|
Sapla Samanı Karıştırmadan Şiir Üzerine Eleştirel Düşünceler Mehmet AYDINKAL Türü (genre), biçimi (form) ve biçemi (style) ne olursa olsun her sanat yapıtının temel sorunsalı, okurun ya da izleyicinin ya da dinleyicinin izleğinde hedeflediği etkiyi yaratabilip yaratamadığında kilitlenir ve özellikle çoğul okumalara açık yapıtlarda yapıta yönelen bakışların nitel yanı belirleyici rol oynamaktadır. Bu bağlamda bitirilmiş bir ürüne yönelik her bakış, her düşünce, her yaklaşım şu ya da bu şekilde yapıtın "ne'"liğini ortaya çıkarmaya yönelik bir edimdir. Bu bir anlamda beklentilerin örtüşmesi ya da örtüşmemesi düzleminde kaçınılmaz bir durumdur. Yani yapıtın okurla buluşması sürecinde başlayan ikincil üretimler yapıtın kendisi kadar önemlidir. Çünkü sanatçının özerkliği artık ikincil üretimlerde hesaba katılmaz. Sadece metin ve okurun karşı karşıya olduğu bir düzlemdir bu. Nitekim yazınsal eleştiride bu denli farklı bakış açılarının ortaya çıkması da bundandır. Diyebiliriz ki ne kadar insan varsa o kadar okuma biçimi vardır. Dolayısıyla yapıta yönelen eleştirel bağlamların farklılığını bir sorunsal gibi görmemek gerekir. Yeter ki her farklı yaklaşım kendi bütünlüğü içinde tutarlılık arz etsin ve sadece yapıtı hedeflesin. Okur/yazar/eleştirmen sacayağında her öğe kendi başına bir bütünlük arz eder ve kendine özgü sorumlulukları vardır. Olaya, yazar ya da şair açısından baktığımızda, bir şair ya da yazarın ortaya bir ürün koyarken topyekun yazınsal altyapıya sahip olması ya da kendini çevreleyen o kuramsal bilgilerle donanımlı olmasının gerekliliğine inanmıyorum. Çünkü onun esin kaynağı kuramsal bilgiler değil, düşseli, imgelem evreninin zenginliği ve doğal olarak da kendine özgü olan ifade yeteneğidir. Eleştirmen ise sözünü ettiğimiz tüm o kuramsal bilgilerle donanımlı olmasının ötesinde üst düzeyde bir algı yeteneğine sahip olmalıdır diye düşünüyorum. Okura gelince o çok farklı bir boyut., bilgi edinmek, eğlenmek, zaman öldürmek, rafine olmak gibi pek çok nedenle yaklaşabilir edebiyata. Ama en sıradan okuma bile, yapıta yönelik bir bakış demektir ve kendi düzleminde ele alınabilir bir konudur. Yapıt okurunu geliştirendir. Yazın türleri arasında belki de en yanılsamaya açık olanı şiirdir. Diğer türlerle karşılaştırıldığında, şiire özgü olan hacimsel darlık başlangıçta onun kolay bir tür olduğu yanılgısına yol açar hep. Oysa bir kez içine girince, o dar hacim içerisinde kaybolmamak ya da çıkış yolunu bulmak neredeyse olanaksız derecede zorlaşır. Kaldı ki yaşamında doğru dürüst birkaç kitap okumamış bir insanın en masumane bir dışavurumla gizli saklı ya da aşikar şiirler yazma cüretini kendinde bulması biraz da bu yüzdendir. Hele de etrafında her yazdığını alkışlayan birilerini bulduğu sürece değme şairlere taş çıkartan bir haz ile habire yazmayı sürdüreceği kesindir. Hele de makro ölçekli bir iletişim kolaylığı olan netin, kendi içkin yapısı içinde doğal bir dinamiği sayılan şiir sitelerinden herhangi birinde hiç engelsiz şiirlerini askılama şansı bulduysa deyine keyfine gitsin. Mutlaka orada da sırtını kaşıyacak birilerini kolayca bulacaktır ve hatta şiir konusunda bir zaman sonra ahkam kesmeye dahi başlayacaktır. Kuramsal boyutta şiire ilişkin söz ederken ise hiçbir terminoloji kaygısı duymadığı için kavramları birbirine karıştıracak ya da amacını aşan laflar edecektir. Kuramsal olarak şiiri ele alırken en sıkça yapılan hatalardan birisi, şiiri bir üst dil olarak tanımlama gafletidir. Sözgelimi: "Şiirinizde bir üst dil var. Kolay anlaşılır, hemen kendini ele veren şiirler değil yazdıklarınız. Bu üst dil, şiirin kendi doğasından mı kaynaklanıyor. Yoksa beslenme kaynaklarınız mı sizi bu dile itiyor? şeklinde sorulan bir soru yanlış olduğu gibi, buna verilen " Üst dil, meta dil meselesi şairin ideal alanlarından olmalı. Pekala bir şair gündelik konuşma dilinin imkanlarına yaslanarak da şiir yazabilir.... "şeklinde devam eden yanıt da o derece yanlıştır. Bunun gibi onlarca örnek sıralanabilir. Şiir dili bir üst dil ( meta langage) değildir. Eleştiri ise doğası gereği bir üst dildir. Ele aldığı metni incelerken, kendine özgü bir terminolojisi olandır. Eleştiri, konu nesnesini kendi dil düzleminde ortaya koyar.Şiir, öykü, roman, türü ne olursa olsun her yaratı bir dışavurumdur ve eleştirel düzlemde çok farklı boyutlarla inceleme konusu edilebilir. Bir sanat yapıtının en belirleyici ölçütü etki yaratabilme becerisidir. En yalın tanımlamayla, zevkle okunan bir şiir, öykü kitabı ya da roman, okurun iç evreninde yeni evrenler kurmasına, ufkunu genişletmesine yol açarken bir tiyatro yapıtı tüylerini diken diken edebilir ya da adı hiç duyulmamış bir ressamın etkileyici bir tablosu onu çok farklı evrenlere götürebilir, tanımsız bir coşku duymasına neden olabilir. Dolayısıyla, hissedilen ama tanımlanamayan bir sanatsal haz, insan doğasına hiç de aykırı olmayan bir tutumdur. Kaldı ki okur, izleyici ya da dinleyiciyiden muhatap olduğu sanat etkinliğini izlerken onu kavrayabilmesi için ona yönelik tüm kuramsal bilgilerle donanımlı olmasını beklemek çok züppece bir tutumdur. Farklı bir ifadeyle okur, izleyici ya da dinleyicinin beğenisine sunulmuş bir yapıtın onlarca kabul görmesinin biricik nedeni o konuda birikimli, duyarlı, altyapı 11 olduklarından değil, daha çok yapıtın biçim ve içerik düzleminde muhatabıyla çok doğal ve zorlamasız bir örtüşüm sağlamasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan, okur - izleyici- dinleyici profilinin entelektüel ve kültürel altyapı zenginliği hepten yok sayılacak bir durum da değildir. Bu, en azından farklı beğeniler noktasında farklı türlerin oluşmasına yol açmaktadır. Yazınsal türlerin çağlara ve toplumlara göre çeşitlilik kazanması da zaten bu değişkenliğin bir sonucudur. Ama ne olursa olsun en naifinden en marjinaline kadar her sanat akımı kendi içinde mutlaka "olmazsa olmaz" normlar barındırmaktadır ve bu normlar aslında hiç de sanıldığı kadar somut ve mutlak tanımlanabilir kurallar bütünü değildir. Sanat yapıtının etki uyandırma yönü, biçim ve içerik düzleminde özgün ve güçlü olduğunun göstergesidir. Ancak bu genelleştirilmiş yargı aslında tartışmaya açık bir yan da içerir. Çünkü etki uyandırma önemli olmakla birlikte bir sanat yapıtını olduran tek süreç değildir. Hatta aşırı duygusallık ya da kişideki insani duyguları kullanarak kendini bir noktaya konumlandırması noktasında eleştirilebilir de. Nitekim, müzik konusunda arabeskin sürekli eleştiriye maruz kalması tematik düzlemde bireydeki isyan duygularını tetiklemesi biçimsel düzlemde ise türk müziği normlarına aykırı olmasıdır. Yine aynı bağlamda Kemalettin TUĞCU'nun romanları aşırı duygusallığa bulanmış, doğrudan insanların acıma duygularına yönelik olduğu için sanatsal açıdan pek kabul görmemektedir. Yine Kerime Nadir'in romanları da özellikle içerik düzleminde eleştiri alır ve kendi kulvarı dışına çıkamaz. O halde sorun şudur : Dostoyovesky yazınca neden sanat oluyor da herhangi biri yazınca sanat olmuyor. Ya da Sait Faik'in dil yanlışları ile dolu sıradan bir öyküsü neden antolojilerde yer alırken ve övgüyle söz edilirken neden herhangi birinin son derece başarılı bir öyküsü fark edilemiyor. Sözünü ettiğimiz bu paradoks üzerine çok şey söylenebilir. Sanat çevrelerindeki kayırmacı tutumlardan, belli bir gruba dahil olmaktan ya da arkasında güçlü destekçilerin gerekliliğinden dem vurarak, iyi yazmak ile ünlü olmanın çok farklı şeyler olduğu üzerine çokça şey söyleyebiliriz. Ama tüm bunların ötesinde değişmez bir gerçek vardır: Gerçekten kendine özgü bir tarzı olan ve ürettikleriyle dikkati çeken ve en önemlisi de süreğen bir yazma yeteneği olanlar için sanat çevrelerince görmezden gelinme gibi bir durum olası değildir. Kişi eğer belli yeteneklere sahipse önünde sonunda belli yerlere gelecektir. Bu yazınsal alanda da böyledir, sinemada da, müzikte de. Bir sanat etkinliğinin ya da yapıtının sanat çevrelerince ve muhatap kitlelerce kabul görmesi aslında hiç de zor bir olgu değildir. Çünkü özgün bir tavır, aykırı bir yan, diğerlerinden farklı bir tutum kendini kolayca belli eder. Bu ülkede yıllardır ilkokullarda, liselerde ve hatta üniversitelerde folklor etkinlikleri yapılır ve hiç kimse folklorun farkında değildir. Günün birinde Dansın sultanları diye bir ekip çıkar ve müthiş bir düzenleme, dehşet bir eşzamanlılık, estetik bir sunum içinde ortaya koydukları danslarla izleyiciyi etkiler ve kendilerine tepe noktada yer bulurlar. Ya da kendine özgü ses rengi olan ve özgün yorumu, bestesi olan bir şarkıcı tez zamanda tahmin edilemeyen noktalara gelebilir. Yazınsal alanda da bu değişmezdir. Dili, içeriği ve iletisiyle özgün tavrı olan bir yapıt eğer süreğen olarak aynı başarıyı yineliyorsa hak ettiği ilgiyi mutlaka görecektir. Bu noktada sapmalar içkin bir orijinaliteye sahip olmadığı halde farklı bir imaj yakalama ya da empoze etme çabasıyla medyatik pompalamayla sunulmuş sığ çalışmalarda görülür. Bir çalışmanın, yapıtın ya da sanatçının kabul görmesi, fark edilmesi aykırılığıyla kaim olduğuna göre, hemen devreye image maker'lar girer. Popüler kültürün bir dayatmasıdır bu. Özellikle tüketim toplumlarında kaçınılmaz bir yazgıdır. Belli bir dönemde popüler kimlikle sunulmuş, belli bir dönem tepe noktaya çıkartılmış ve yerini bir sonraki gelene terk etmek için alaşağı edilmiş popüler sanatçılar hiç de az değildir. Eğer bu tür sanatçıları ve o bağlamda sanat adı altında üretilenleri sorgulamaya kalkarsak işin içinden hiç çıkılmaz. Onlar sadece bir tüketim ürünüdür ve asla uzun soluklu olamazlar. Çünkü dikkatle bakıldığında onları olduran öğelerin evrensel normlara dayalı olmayıp salt o dönemde popüler kültürün gereksinim duyduğu sabun köpüğü eğilimlere dayalı olduğu görülür. Sanat yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Müzikten sinemaya, yazından, mimariye tüm alanlar kendi içinde estetik normlara sahiptir ve kendilerini kendi içine hapsederek değil, çoğu kez birbirlerinin alanlarına girerek geliştirmektedirler. En alt noktada yatan temel gerçek şudur: Sanatsal düzlemde bir şeyler üretmek bir dışavurumdur. Bir taşma noktasıdır. Birikiminiz varsa ve yeterli teknik donanıma sahipseniz içinde yer aldığınız sanat alanında fark edilir çalışmalar üretirsiniz. Bu kaçınılmaz bir süreçtir.
|
|
| ||
|
|
||||||