Her Yazara Lazım Bilgiler

Metin DEMİRCİ

Sözcük şudur: Düşünürken de, düşünüleni anlatırken de lazım olan şey. Görsel boyutta işaretlerle, çizgisel boyutta seslerle tanınabilen adlandırıcı.

Bu işin doğal seyri de şöyle olur. Sözcükler çizgisel anlamda değişik tarzlarda ifade edilir ve buna yazı denir. Bilinen çizgisel ifade tarzları ise pek fazla değildir. Yazılarda kullanılan işaret grupları, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle Latin yazısı, Arap yazısı, Çin yazısı olarak tespit edilmiştir. Doğuda Çin yazısı, batıda Latin yazısı, Ortada Arap yazısı... İnsanlığın birinci döneminde kullandığı iki yazı vardır ki onlar da Çivi Yazısı ve Resimli yazı diye adlandırılır. Açıkçası insanlık sözcükleri tespit için birinci dönemde hiyeroglif ve çivi yazısı kulandı; İkinci dönemde ise Arap, Latin, Çin yazılarını. Kesin kanaat: Üçüncü dönem olmayacak.

Evet, sözcükleri bir zemin üzerine; taş, deri, kağıt, ya da ışıklı ekran gibi bir yere tespit için insanlığın bilinen bu beş yazıdan başka usulü olmamıştır. Afrika ve Amerika'nın farklı bir yazısı yok. Zaten eski zamanlarda oralarda yazı kullanıldığı da malum değildir. Eski yazının, eski Mısırlılar döneminde Nil nehri boyunca Afrika'nın iç kısımlarına doğru ilerlemiş olması da bir ihtimaldir ama Afrika'nın genelinde özel bir yazıya rastlandığını sanmıyorum. Bu konuda en şanssızı ise Amerika kıtasıdır.

Her dilde farklı işaretlerle tespit edilen sözcük, işitsel sahada seslerle kendini belirler. Sözcükler iç alemimizin zihinsel karanlık tablosunda hem sesli hem ışıklı, hem de şekil olarak mevcutturlar. Açıkçası, içsel anlamlandırmayı da kelimeler gerçekleştirirler. Hakeza dışsal anlamlandırma da sözcüklerin işidir..

Sadece düşünürken mi olur bu olay? Hayır. Hem düşünürken hem de düşünceyi okurken hem de düşünceyi ifade ederken aynı işlem gerçekleşir. Çok karmaşık ve hızlı bir olgudur bu. Düşünmek denen karmaşık yapı, bilginin içimizdeki sözcük denen kaplar vasıtasıyla çok özel bir aktarımla gerçekleşmesidir. Oysa bilgi insan zihninde imgeseldir. Ayrıca düşüncede duyguların yeri yoktur da diyemeyiz. Açıkçası görsel, işitsel ve duygusal algılamaların harmanlanması olmadan insan düşünemez. Düşünsel, işitsel ve duygusal algılamalara kap olan sözcükler olmadan yeni manalar üretilemez.

Yazarın işi orijinal anlatımlar, orijinal anlamlar, orijinal fikirler ve şiirsel orijinallikler gerçekleştirmekse, yazar sözcüğü iyice tanımak zorundadır. Bir yazar şöyle diyor: "Canlı, cansız, soyut, somut bütün varlık ve nesnelerle ilgili durumların, niteliklerin dildeki karşılığı sözcüklerdir. Varlıkları, olayları, olguları, sorunları anlatabilmemiz, yazma becerisine bağlı olduğu kadar söz dağarcığımızın zenginliği ile de ilgilidir."

Elbette. Sözcükler de işlevlerine göre gruplanabilir. Önce iki gruba ayırabiliriz, adlandırıcılar, ilgilendiriciler ve bağlayıcılar diye. Adlandırıcıları da, “Varlığı adlandıranlar, varlığın vasıflarını adlandıranlar, varlığın yerine geçmek yoluyla varlığı adlandıranlar, varlığın fiillerini adlandıranlar, varlığın fiillerinin nasıllığını adlandıranlar" şeklinde beş esasta toplamak mümkündür. Misal vermek gerekirse bazı sözcükler ağaç, kaya, kuş, gönül, sevgi gibi çevredeki canlı cansız, somut ve soyut şeyleri adlandırırlar. Bazı sözcükler ise bu eşyaların vasıflarına ad olurlar, sarı (kalem), tatlı (armut), acı (biber) büyük (çınar), üç (adam),üç beş (deli), bu (çocuk) gibi. Bazen de bazı sözcükler eşyayı adlandırırken eşyanın adının yerine başka bir sözcük kullanmak yoluyla yapar adlandırmayı, ben, sen, o, bu, gibi kelimelerle. Bir başka şekilde söylersek: Eşyanın adına "ad" olmak yoluyla adlandırma yapmaktır zamir denen sözcüklerin yaptığı işin adı. Bu adlandırıcılar grubunun bir de eşyanın fiillerine ad olan sözcükleri vardır ki bunlara da fiiller denir. Aslında onlar da birer addırlar ama onlar eşyaya değil, eşyanın fiiline ad olan adlardır. Uyumak, oturmak, yazmak, koşmak, ağlamak, gibi. Zarflara gelince: Zarflar da birer adlandırıcıdan başka bir şey değildir. Ama zarflar varlıkların fiillerinin nasıllığını adlandırırlar. Hızlıca, koşarak, herkes gibi pek çok sözcük vardır zarflar dünyasında.

İkinci grup sözcük diye kategorize ettiğimiz ilgileyiciler ve bağlayıcılar da aslında ikinci grup sözcük olmayı fazlaca hak etmiyorlar. Edat ve bağlaç da denen bu sözcükler bir bakıma bir çeşit adlandırıcıdırlar. Onlar için, "adlandırıcı sözcükler arasındaki ilgiyi adlandıran sözcükler" şeklinde bir tarif yapılabilir. Bazı kimseler bu sözcüklerin anlam taşımadığında bahsederek bunları "yardımcı sözcük" diye adlandırmayı uygun bulmuşlardır ama biz bu görüşe katılmıyoruz. Bizce bağlaç ve edatların da muhakkak taşıdıkları bir anlam vardır onlar da kesinkes bir şeyler adlandırıyorlar dolayısıyla da sözcük unvanına hak kazanıyorlar. Tüm edat ve bağlaçlar bağımsız birer kelimedir, bunun için de dillerde bir başlarına yazılırlar. "Bu iş için kalem de gerekir defter de," cümlesinde bağlaçların yokluğu söylenmek isteneni karşılamaz. "Bu iş için kalem, defter gerekir" cümlesiyle , "Bu iş için kalem de gerekir defter de "cümlesinin ifade etmek istediği anlamı karşılayamazsınız. Bağlaçlı cümle bağlaçsız cümleden bir anlam daha fazladır ki onu da bağlaçlar sağlar. İşte o anlam fazlalığını da bağlaç adlandırır ki bu durum da bağlaç ve edatlar da bir çeşit adlandırıcıdırlar. Ünlem diye bilinen sözcükler ise tam tamına birer "adlandırıcıdır" ki aksine ihtimal veremiyorum.

Bundan da öte, sözcükleri genel ve özel anlamlı sözcükler diye ayıranlar da vardır ki bu ayırma uygun bir ayırmadır. Evet. Sözcüklerin bazıları özel anlamlıdır bazıları da genel anlamlıdır. Bazı sözcükler kavram ya da nesneleri topluca adlandırırlar. Mesela canlı sözcüğünde olduğu gibi. Canlı sözcüğü ortak özellikleri olan birçok varlığın toplu adıdır. "Canlı" sözcüğüne göre "hayvan" sözcüğü daha özel anlamlıdır, "kuş" sözcüğüne göre de "karga" daha özel anlamlıdır. Yazarlar, belirginliği arttırmak istediklerinde özel anlamlı sözcüklerle cümle kurmaya çalışırlar. Çünkü sözcük, özele kaydığı oranda kuvvetten düşer, sözcüğün anlamı daralır. "Serçe" sözcüğünü "hayvan" sözcüğü karşılığı olarak kullanan yazar, anlatımı daraltır. "Serçe" sözcüğüyle ancak "hayvan" sözcüğünün taşıdığı anlamı çağrıştırmak mümkündür ama "hayvan" sözcüğünün içinde serçe de dahil ne kadar hayvan varsa ifade edilmiş olur.

Bir de sözcükleri, "gerçek ve mecaz anlamlılar" şeklinde gruplayabiliriz. Sözcüklerin bir herkesçe bilinen ve kabul edilen anlamları vardır ki bunlara "sözcüklerin gerçek anlamı" denir. Fakat insan hep sözcükleri gerçek anlamından çok özel anlamında da kullanmıştır. İşte sözcüklerin gerçek anlamının dışında özel bir anlamda kullanılması durumuna "mecaz" denir. Hatta insanlar sözcükleri "mecaz anlamlı" kullanmayı daha çok severler; çünkü "mecaz" anlamlı sözcükte insani bir icat söz konusudur. Zaten şairlik bir bakıma sözcüklere yeni ve özel anlam bulma sanatı değil mi? Anlatıma şiirsellik kazandıran unsurlar içinde en büyük pay mecaz anlamlı sözcüklerindir de diyebiliriz. Bunda bir sakınca olmaz. Şiirsellik, değişmeceli anlatımla mümkündür. Mecazi anlatım, sözcüğü, bilinen anlamın dışında özel bir anlamda kullanmakla gerçekleşir. Türkçe de şimdiye kadar "baş" sözcüğü için geliştirilen ve herkesçe bilinir hale gelmiş pek çok mecaz anlam vardır ki bunların kalıp hale gelmiş kulamın çeşitlerine "deyim" denir. "Baş" sözcüğünün gerçek anlamı şudur: İnsan ve hayvanlarda beyin, göz, kulak,burun,ağız gibi organları kapsayan vücudun üst ya da ön kısmında bulunan bölümü. Bu sözcüğün genel ve gerçek anlamı. Ancak "baş" sözcüğünün kimlerin icat ettiği bilinmeyen başka bir çok ikincil anlamı vardır. Mesela:Başlangıç, temel, toparlak üç tane, üstelik /sarrafiye, yakını/çevresi gibi anlamlar da baş sözcüğünün mecaz anlamlarıdır ama bunlar artık bilinen ikinci derecedeki anlamlardır. Hele deyimler: Baş aşağı gitmek, baş ağrısı olmak, baş ağrıtan, baş bağlamak, baş eğmek, baş göstermek, baş kesmek, baş tutmak, baş üstünde tutmak, başvurmak ve daha niceleri... Bunlar sadece "baş" sözcüğüne taşıtılan anlamlardır. Bunun gibi Türkçe’de daha pek çok sözcüğün bilinen birçok mecaz anlamı vardır. İşte şiirle sözcüğün vazgeçilmez ilişkisi.

Sözcüğün hayat sürecini unutmayalım mı diyorsunuz? Tamam. Unutmayalım ve şöyle diyelim: Sözcüklerin hayatı insan hayatına bağımlı bir hayattır. İnsan yaşantı şeklini değiştirdikçe farkına varmadan bir kısım sözcüğün hayatına da son verir. Tabidir ki bunun öncesinde yeni sözcükler bulunmuştur. Yenisi gelmeden eldeki sözcük bir köşeye atılmaz. Her yaşantı şeklinde karşılığı gelmeyen sözcüklerle, yeni sözcükler de hep bir arada olmak zorundadır. İşte sözcükler arsındaki bu farkın adı eskimiş sözcükler ve yeni sözcüklerdir. Bundan dolayı İnsan hayatının safhalarında görülen "yaşlı ve genç"in dildeki karşılığı "eskimiş sözcük-yeni sözcük'tür. İnsan modern ya da klasik bir hayatı yaşlısıyla genciyle gerçekleştiriyorsa, dildeki sözcükler de eskimiş ve yeni sözcükler olarak adlanırlar ve onlar da öyle devam ettirirler hayatlarını.

Tabi ki önemsemeyiz, "yazarken eskimiş sözcükleri kullanmayın" diyenlerin sözünü. Yazarken eskimiş sözcüklerini kullanmayın demek bir bakıma yaşlanmış insanlarımızla ilgilenmeyelim ve onları ölüme terk edelim demek gibi bir şeydir. Oysa yaşlı genç, canın hepsi kutsaldır. Tabi ki eski yeni tüm sözcükler de kutsaldır hayatiyetleri devam ettikleri müddetçe. Ölmüşe ne denir, "Allah rahmet eylesinden" başka? Nasıl ki insanların ölümünü durduramıyoruz, sözcükler de aynı öyle. Allah'ın mucize olayları hariç gerçekten ölmüş kimseler şimdiye kadar dirilmemişlerdir. Gerçekten ölmüş kelimeler de insanla aynı akıbettedirler; ölmüşlerse dirilmezler. Dahası "yazarken eski sözcükleri kullanmayın" yerine ölü kelimeleri kullanmayın" denmiş olsaydı, böyle bir sözü biz de önemserdik.