Pencere

Kenan YAŞAR


Akşamlan kederlenip için için yanıyordum.
 

Sana kimse bakmıyordu, unutulmuş gibiydin. Kalın bir duvar doğuyordu içeriyle aranda. Her pencere duvara konan tuğlalara gösterilen özenle yerleştiriliyordu. Bir ben kaldım. Koyacak yer bulamadılar.

 

Doğrusu ben de sana bakmayan, seni görmeyen bir yerde olmak istemedim. Ve sonra, karanlığın kalbini deler gibi duvarın yıktırılan yerinden sana doğru gülümsedim. Artık her daim seni görecek, sana görülecek ve seni gösterecek bir pencere olmuştum.

Sabahları ışığını süzerek alıyordum. Arada bir açılıp kokunu çağırıyordum. Sen yeşerdiğinde gülüyordum. Sen sarardığında ya da yapraklarını dökerek ağladığında bir hüzün çöküyordu içime. Kayıtlarım olmasa camım düşecek göz yaşların üstüne.

Her geçen gün aramızda sembollerden örülü bir dil oluşuyordu. Başkalarının fazla bir şey anlamadığı ve fakat, bizim için çok derin anlamlar içeren bir işaret dili. Anlaşıldıkça simgeleşen, simgeleştikçe anlaşılan bir dil. Sürekli anlamları değişen kaybolan içi boşaltılan kelimelerden örülü bir dil yerine zaman ve mekanda kaybolmayan bir dil. Sonsuzdan gelip sonsuza giden bir dil. Sezgilerimizin somutlaştığı gölge oyunu gibi bir dil.

 

Biz hiç birbirimize doğrudan doğruya bir şey söylemedik. Bulmaca tadında telmih ve remizler dururken basitliğin patikasında yürümek, sığlığında yüzmek bize göre değildi.

 

İçeridekiler, senin dışarıda olduğunu biliyorlardı ve her birinin hakkında farklı düşünceleri ve bilgileri vardı. Bir gün dallarının altında gölgeleneceklerini yapraklarının rüzgarda hışırtısı ile vereceğin huzurun varlığını biliyor ya da seziyorlardı. Ama gel gör ki dünya esaretinde ölümün ötesini göremeyenlere benziyorlardı. Ta ki ben onlara dünyadan öteyi haber verenler gibi sana açılan ve seni tanıtan bir pencere olana değin.

 

Kim seni hangi niyetle görmek isterse camlarımdan süzülen bakışlarla onu görebiliyordu. Görmek istemeyenlere buzlu cam oluyordum. Yazları içeri aldığım güneş   ışınlarıyla   bazılarına   yanmak   neymiş   onu   anlatıyordum.

 

Eski kavimlerden birinde dostlar birbirinden ayrılınca bir şeyi ikiye böler birer parça alır öyle ayrılırlarmış ve yıllar sonra o parçaları karşılaştırarak birbirlerini tanır ve yokluklarında o parça ile diğerini yanında hissederlermiş.
 

Biliyorum ki bu kayıtlarım senin dallarından yapıldı. Bütün sensin parça ben.

Senden bir parça olduğum için ben sana açıldım. Yönüm sana döndü.

Bir ömür sana yönelişin, "e" halinde kalmanın onur ve heyecanı bir yanda, diğer yanda "de" haline geçemediğim varışı olmayan bu halin öldürücü susuzluğu ve hüznü.

 

Köprü oldum, hem kendimi sana bağlayan hem başkalarını sana ulaştıran. Rüzgarda dalların bana değişi şefkatin, merhametin tarifsiz dokunuşuydu. İlkbahardaki uyanışı, içinde yaşayarak görüyordun.

Her insanın kendi dünyasını eliyle kurması ve ötekilerden bunu korumaya çalışmasının gayreti tarifsiz ve en hüzünlü bir bakıştan en şen kahkaha içeren sevinçlere kadar birçok duyguların gezindiği gemilerin denizi oluyordu gözlerin.

Kavurucu sıcaklar sadece senin kanatların altında çekilebiliyordu. Dışarıdaki sıcağa çare sen oluyordun. İçimdeki sıcaklığı, içimdeki harareti senin karşında senin huzurunda olmak söndürüyordu.
 

Sonra bir bitişin başlangıcı oluyordu sonbahar. Yaprakların birer birer benimle vedalaşarak yere düşüyor ve toprağa karışıp bir gün senin dallarının en ucuna ulaşan filizler olacak şekilde köklerine kapanıyordu.

 

Baharda kuşlardan aldığın cıvıltıları bu aylarda sıcak bir yuvaya dönüştürüp geri verişin de güzeldi. Börtü böcek bile senin gövdende hayat buluyordu. Kapın kimseye kapalı değildi. Kim gelirse sende yer bulabiliyordu.

 

Hüznün mevsiminde ilk yağmurlar dokunurken camlarıma senin yaprakların gözyaşın olurdu. Ve bir gün bir sabah, kefen giymiş doğanın ölüm törenini yönetiyor ve bir bitişin sonunu söylüyordun.

 

Telvin diye tabir edilen renkten renge, halden hale giriyordun. Bir daldan bir dala konan serçeler gibi değişiyor ve beni değiştiriyordun. Kendim değiştikçe seni başka görüyordum.
 

An oldu bülbül gibi şakıdım günler boyu. Gün oldu kanadı kırık kuş gibi dillerim lal oldu.

 

Kendimden bakarak görüyor ve kendimden seyrediyordum seni. Hep senden bir kopuşun içimde oluşturduğu boşluğun acısıyla yanıyordu yüreğim. Senden koptuğum için yeşeremiyordum. Senden koptuğum için sararamıyor, uzayamıyor ve olmam gerekene ne kadar yakında olsam, olmam gereken olamıyordum.
 

Ne ben, ne benden sana bakan biri rüzgarla gönderdiğin sözleri, rüzgar kadar iyi anlayamıyoruz.

 

Yıldızımı kaybettiğim zamanlar oldu karanlıkta seni göremeden belki varlığının bilincinden sıyrıldığım sancılarla dolu karanlıklar bir hançer gibi, zehirli bir ok gibi kımıldadıkça yaralarımı azdırdı.

 

Oysa ben senden kopan bir dal değil senden kopan bir yaprak olup dibinde yeşeren asmanın damarlarında yol alıp sana sımsıkı sarılmak ve öylece her sonbahar kuruyup her bahar seninle yeşermek senin adını söyleyenlerle olmak isterdim.

 

Aramızda oluşan o özel dilin anlattıklarını her pencerenin anlamasını isterdim.

 

Heyhat!! Seni şimdi görmeyen ve asla görmeyecek nice pencereler var.

Akşamları ben ona yanıyorum.