|
On
Üç Numara Ölüm
Selim ÖZKABAKÇI
Bir
ikindi vakti... Zaman su gibi akıyor,
yapılacak bir
sürü
işim
var. Koşuşturmam
devam ediyor. Bir sıkıntı
var kalbimin etrafında,
gitmek bilmiyor;
hiç
yaşamadığım bir
duyguya kapılıyorum,
ruhum kafesleniyor sanki. Korku,
heyecan, ürperti
birbirine karışmış
durumda. Hayalle gerçek
arası
bir sarhoşluk... İnsanların
seslerinin uğultusu
kulaklarımda;
sanki deprem oluyor. Gökler
yere inmiş. İnsanlar
görüyorum
hayalle gerçek
arası.
Bir şeyler
oluyor, doktora
benzettiğim
beyaz önlüklüler
bir işler
görüyor.
Allah'ım,
rüyada
mıyım?
Neden ben
anlayamıyorum,
neden kimse bana bir şey
söylemiyor?
Bu nasıl
bir sarhoşluktur? Canım
boğazımda,
köprücük
kemiğimde
toplanmış,
içim
daralıyor.
Bana neler
oluyor? "Çare
bulan yok mudur"? Bacaklarım
birbirine dolaşıyor.
Bir şeylere kavuşmak
vaktinin geldiğini
hissediyorum. Yıllardır
kaçtığım şeye
yakalanıyorum,
ayrılığın
sona ermesi gibi.
Yakınlarım
buradalar. Doktor onlara bir şeyler
söylüyor.
Yanlarına
son bir hamle ile
yaklaşıyorum;
ben de duymak istiyorum doktor bey bana da söyleyin diyorum.
Doktor:
-Tüm çabalarımıza
rağmen
kurtaramadık, başınız
sağ olsun...
Aman Allah'ım
birisi ölmüş.
Rüyadan
hemen uyanmam ve bu durumdan kurtulmam
lazım.
Uyanacağım
ama kalabalıkla
beraber ben de hastane koridorunda ilerliyorum.
Kimse beni dinlemiyor,
anlamıyor;
herkes kendi derdinde.
Koridorun sonundaki kapı önünde
kalabalıkla
birlikte durdum. Kapı
açıldı. Çok garip bir yer.
Odayı
görünce
iliklerime kadar ürperdim.
Duvarında
bir sürü çekmece var. Daha önce
hiç
görmemiştim.
Hepsinde de birer numara yazılı.
Bunlar ne ola
ki
derken, görevli
olduğu
anlaşılan
birisi:
- On
üç
numara sizin, kardeş,
dedi.
On
üç
numara da neyin nesiydi? Dostlar çekmeceyi çıkartıp,
odanın
ortasındaki masanın üzerine
koydular.
-Haydi,
dediler gir içine.
-Ne! Ben
mi gireceğim?
Evet
dercesine kontrol edemediğim
vücudumu
apar topar çekmeceye
koydular. Aman Allah'ım
neler oluyor? Yakınlarımdan
birisinin:
-İnna
lillahi ve inna ileyhi raciun, dediğini
işittim.
O da ne?
Yoksa
ölen
ben miyim? Bu kadar işin
arasında ölemezdim
ben. Herkesin
ortak kararı
uygulanıyormuşçasına çekmece
el birliği
ile yerine yerleştirildi.
-Dar ve
karanlık
yerler beni sıkar;
ben karanlık
ortamları
sevmem,
dayanamam!, diye haykırdım,
ama bu çabamın
boş
olduğunu
anladım. Çekmecenin kapanması
ile son ışık
kırıntısı
da kayboldu. "Sabah almaya geliriz" sözleri
ile sessizliğim
ve karanlığım
başladı.
Böylece
burasının
on üç
numaralı
morg bölmesi olduğunu
anladım.
Derken sessizlik;
-Hoş
geldin kardeş,
sesleri ile delindi. Bana hoş
geldin diyenler buraya
daha önce
gelen yan bölmedeki
ölülerdi.
Artık dostlarım
ölülerdi... Onlar beni
duyuyordu. Beni duyan birilerini bulmuştum
ama bunlar da ölüydüler.
Yahu ben ölümden, ölülerden çok
korkardım,
nasıl
bu duruma düştüm?
Nasıl konuşurdum
onlarla? Ölüm
ne garip şeymiş
meğer...
Korktuğum
başıma
gelmişti.
Uzunca bir bekleme... Endişe,
korku ve umut arası
duygularla ürperiyordum. Bir
türlü
sabah olmuyordu. Ömrüm
bir şerit
gibi geçiyor
zihnimden. Yaptıklarım
ve yapmam
gerekirken
yapmadıklarım.
Pişmanlığım
ve hüznüm...
İnsanların
seslerini duyduğumda,
sabah olduğunu
anladım... Ağlamaklı
bir ses:
-On
üç
numara burası,
dedi.
Bu
Mustafa'ydı
galiba. Çekmece çekildi
ve aydınlığı
hissetmeye başladım.
Oh nihayet dostlar
gelmişti.
Telaşlı
bir şekilde
cansız
bedenimi bu soğuk
odadan alıp,
mermerden bir
masanın üstüne
yatırdılar. Üzerime
bir örtü
serdiler. Garip bir duyguya kapıldım. Birkaç
adam daha önce
hiç
yıkanmadığım
bir şekilde
beni yıkamaya
başladı.
Yıkanarak
geldiğim
dünyadan
yıkanarak
gidiyordum. Evet, yıkandım,
tertemiz oldum
beyaz bir çarşafa
sardılar;
adı
kefen; cebi, yakası
ve dikişi
yok. Paramı, ehliyetimi,
kimlik
kartımı,
ilaçlarımı
koyacağım hiçbir
yerim yok. Belki artık bunlara da
ihtiyacım
yok. Güzel
kokular döktüler üzerime,
sarıp
sarmaladılar.
Yeni doğmuş
bebek gibi kundakladılar. Bir
dünyaya
gelirken bir de giderken beyaz kundak öyle
mi? Bu arada imamlar bir güzel
sala verdiler. Artık
herkes duydu öldüğümü,
saklamanın bir
anlamı
yoktu; öldü,
öldü
diyorlardı...
-Cenaze
hazır,
dedi gassal.
Bana ait
olmayan vücudumu
aldılar
ve tek kapaklı,
adı
tabut olan yeşil kutuya koydular.
Hayattayken hiçbir
kuvvet beni onun içine
sokamazdı; şimdi
ise hiç
de öyle
değil.
Bu tek kapılı
yeşil
mersedesle gelinine giden damat gibiyim. Hep
birlikte yola koyulduk.
Bundan sonrasını
biliyordum; camiye gidiyorduk. Musalla denen taşın üzerine
konup namazımın
kılınmasını
bekleyecektim. Ayrılığın
ve kavuşmanın
birbirine yaklaştığını
hissediyordum. Çok
korkuyordum, pişmanlıklar her tarafımı
sarmıştı.
Tam bu düşüncelerdeyken bir
ses beni
irkiltti:
Allahu
Ekber!
İmam
ve Tekbir. Okyanusa açılan
bir gemi gibi. Çocuk
doğduğunda
babası
bir kulağına
ezan, bir kulağına
da kamet okur.
-
Demek tekbiri de bu güne
imiş
bu işin.
Hayatın
kametle tekbir arası
kadar kısa
olduğunu
anladım.
Fatihanın
ardından son yolculuğum
başladı.
Sevdiğim,
sevmediğim
herkes burada. Hep birlikte beni
gönderiyorlar.
Kimisi üzüntüden
gelmiş,
kimisi sevinçten.
Ama buradalar...
-
Çok
hızlı
gitmeyin diyorum, ama nafile.
Cemaat hızla
ilerliyor. Dostlar bile çabucak
olsun bitsin istiyor. Anlaşıldı artık
buralarda istenmiyorum. Derin bir çukurun
yanında
durduk... Yoksa burası mı
mezarım,
ebedi kalacağım
mekânım?
Can dostlarım
mezarıma
inmişlerdi, cansız
bedenimi kabrime boylu boyunca uzattılar.
Kefenim üzerimde
beyaz bir damatlık
gibiydi. Mezar beni bir sevgili gibi kucakladı...
Nemli toprak kokusu beni
hiç
böyle
cezbetmemişti.
Ona karşı
derin bir arzu oluştu
içimde,
gül
yüzlü
bir gelin gibi
nazlı
ve alımlı.
Dostların
görevi
sona ermişti.
Her şey
bitmişti,
kimsenin benimle işi kalmamıştı.
Birden üzerime
tahtadan sapmaların
dizildiğini
fark ettim. Ama hala
insanların
sesleri geliyordu... Daracık
mezarıma
sapma tahtalarının
arasından
az da olsa ışık
sızıyordu.
Bu durum dahi beni bir parça
rahatlatıyordu.
Bir
anda üzerime
toprak atılmaya
başlandı
. Mezarıma
sızan
son ışık
parçası
da kayboldu. Derin bir sessizliğin
kalbine düşmüştüm.
Artık
benim sadık
yârim,
kara topraktı. Her şeyin
bittiğini
anladım.
Ne ses var ne nefes, ne ışık
var ne âşık...
Heyecanım,
korkularım,
pişmanlığım
ve ben; bir de sessiz makberim; sonsuza kadar devam edecek yolculuğun
başlangıcındayım...
|