|
Gün
Yıkılırsa
Paşa
ÇETEN
Ruhum bedenimden erken kalktı yatağından ve aynı günün gecesinde
hazırladığı raporları beynime sundu. Aklın altıncı odasında kalbimin
eşi hislerim
var. İçlerinden sabır yapılı, gülü güldüren bil melek gezer ve
hayatımızda hayır
ve şerri ayrı ayrı nefsimizin kara kutusuna yazar, imza altına alır.
Bu işlem hep
böyle devam eder gider. İçimde geçmişimde kalan soyağacımdaki
atalarımın açık ve gizli her türlü
hayatlarında yaşadıkları olayların tıpkısı canlandırılarak bana
gösterildi.
Halk arasında mutlu bir günün temellerine işaret eden, inanan için o
günkü
âlimler arasında insanlığı kurtaran, cehaleti kaldıran, kâinatı
merhametiyle seven, insanlara
doğruyu gösteren birinin dünyaya geleceği söyleniyordu.
Adaletin hüküm giydiği, gündüzlerin çürüdüğü,
Dicle
Nehri'nin tersine
yürüdüğü yerde bir yeşil gece vardı. Gündüzün gökyüzü ikiye
bölünmüştü; yarısı
doğuda, yarısı batıda görünüyordu. Herkesin içinde bir sevinç vardı.
Bu günler
böyle devam ederken soyağacının genlerindeki olayı amcam Salih şöyle
anlatıyordu:
-Herkesten
yana olduğu
ressamın fırçasının renkleri cazibe merkezine
çeken ağzından çıkan, her sözüyle insanları kendine bağlar,
hayranlık uyandıran
bu durum ona yakışan bir sevgilinin görünmeyen aşkı olur.
Bu
duruma nasıl gelmişti. Sevilen geçmiş, temiz buhar dumanı gibi
merhamet yorganıydı. Titrek rüzgar gibi elleri, ses tonu ve
gizli
gören gözleriydi. Sevgili hisleriyle dokunur, sesiyle okşardı. Gönül
köşkünde karanfilin nazları. İkisi
de birbirine denkti. Dillerinin silahları en vurucu aşkların söz
kılıcıydı. Hiçbir aşk
onlarla başa çıkamazdı. Sevgili naz edince sevilen hemen Kaf Dağı'na
gider, bağdaş
kurar, maviliğin ortasında balıksırtında bir adada sevgili işkence
sunardı. Sevilen
de
naz edince sevgili bir balığın karnına girer, gözlerinden Kaf
Dağı'nı seyrederdi. Bu bazen yıllarca
sürerdi; ta ki iki can bir olana kadar devam ederdi. Zamanın
gözü olurdu, duyduklarını cananına söylerdi.
Candan da evvel, canandan da evvel, ay ve güneş vardı., Gökyüzü bir
değirmen gibi dönerdi. Nehirler şaha kalkar, yüceden bakardı. Naz
olgusu cananın
gözünde bir ateşti. Can o ateşe girer, kendine zararı olan hislerini
bir bir yakar
ve gece de yıldız gibi parlardı.
Bir gün atlar ovada yayılırken kendi aralarında şakalaşarak, ateş
ile
sevgilisi günü bölüşüyorlardı. Rüzgar geldi ve dedi; yayılmakta olan
atlara ”benim
için aranızda bir koşu yapın da seyredeyim doyasıya".
Atlar kuyruklarını sallayarak:
-Haydi
işine
bak, dediler.
Rüzgarın isteği atlar tarafından geri çevrilince, sevgilisi olan
ateşin yanında
küçük düşürüldüğüne kanaat getirdi. Ağlaya ağlaya gözleri şişti;
gözünün yaşları
yüzünde nehir yatağı gibi iz bırakmıştı. Gümüş kartalın
kanatlarından
kızıllığa
dökülen acılar şafağın altında kalırken gözlerinin altı mosmordu.
Rüzgarın bu halini gören sevgilisi ateş:
-Haydi,
bakalım
şu atları koştur da görelim, dedi. Senin sözünü dinleyecekler
mi?
Ateş hünerini göstermeye başladı. İlk önce suları çarmıha gerdi. İki
metre kalınlığında ve bir metre eninde buz tutan ovada “haydi koşun
buz üzerinde" dedi ve “kim
birinci
gelirse
ona sevgilim
rüzgarı
ödül olarak vereceğim..."
Atlar koşmaya başladı. Ateş şöyle düşünüyordu; “atlar buz üstünde
koşamaz,
ayakları kayar, koşuyu bitiremezler. Böylece sevgilim rüzgarın
intikamını alırım.
Sevgilim rüzgarı da içine düştüğü durumdan kurtarırım. Eskiden
olduğu gibi
beraberliğimiz ölüm bizi ayırana kadar devam eder".
Yüzlerce at buz üstünde ölesiye yarışmaya başladılar çatlarcasına.
Tam beyaz bir at birinci geleceği sırada, koşuya giren atlar beyaz
atın karnına girerek
tek bir at oldular. Böylece hepsi birinci gelmişti.
Ateş, sevgilisi rüzgarı kendi eliyle beyaz ata vermişti. Beyaz at,
rüzgarı
sırtına alarak yıldırım hızıyla oradan ayrıldı. Bunun üzerine ateş
gözyaşı dökerek
şu sözleri söylüyor ve zaman da buna şahit oluyordu: "Uyudum, ne
ettim. Ben bana
ettim. Gül ile nergis yarını ne ettin? Feryadımı toprağa
ektim..."
Bu bana gösterilen soy ağacımdaki atalarımızın hayattayken geçmişte
kalan olayların aklımda kalan bir kaçıydı. 0 gün toprağa ekilen
feryatlara, bugün de aynı toprak yataklık ediyor.
O soylardan kalma Fırat nehrinin civarında hala yaşayan aşiret
ağaları
vardı, kavim kavim. Bu kavmin içinde sözü geçen, herkesin çekindiği
bir Yeter Ağa
vardı. Yeter Ağa evli ve iki karısı vardı. Yeter Ağa bir av
sırasında geçirdiği bir
kaza sonucu hadım olmuştu. Ağa, bu noksanlığını halka zulmederek
telafi etmeye
çalışıyordu.
Yeter Ağa iri yarı, yüzü hiç gülmeyen, içinde Allah korkusu olmayan,
hırsızlık
ve haydutlukla elde ettiği
büyük bir servetin sahibi, berbat mı berbat
birisiydi. Büyükbaş, küçükbaş, ortabaş pek çok hayvanı vardı Yeter
Ağa'nın. Pek
çok da evi vardı. Bu evlerin en küçüklerinde çobanlar otururdu. Orta
büyüklükteki evlerde de günlükçüler
durur, en büyük binada ise ağasından aşağı kalmayan kahya
Zaza otururdu.
Köylüler ziraat işlerini karın tokluğuna yaparlardı. Köylü, Yeter
Ağa'nın kölesiydi. Ağa'nın inancı sıfır noktasına inmiş, zulmü
hürriyet dike köy halkının
başına dikmiş, düzenin kendisiydi. Fani dünyayı esir alan canavarın
başıydı. Ölüm
hariç Yeter Ağa'ya kimse güç yetiremezdi. her şeyden önce halk bunu
böyle biliyordu.
0 küçük evlerden birinde oturan Çoban Murat, akıllı biriydi. 0,
Ağa'nın
derdinden haberdardı. Ağa günden güne eriyordu bu derdinden.
Köylüler Ağa'dan
çok çekiyordu ama
bir
şey de yapamıyorlardı. Günler böyle geçip gidiyordu.
Bir gün Çoban Murat, Yeter Ağa'nın yanına gidip konuşmak istedi.
Ağa'nın
fedaileri durumu Ağa'ya bildirdiler.
Ağa:
-Çoban Murat da kim oluyor? 0 benimle konuşacak kadar büyüdü mü?
dedi ve
tıynetini
ortaya koydu. Ama merakından
konuşmaya razı
oldu.
Ağa'nın yanında zalim Zaza vardı. Çoban Murat kapıdan içeri girdi.
Cesur ve ağır edasıyla
Ağa'nın karşısına dikildi:
-Ağa,
önce şu kahya Zaza'yı dışarı çıkar, ikimiz baş başa konuşalım, dedi.
Yeter Ağa:
-0
benim sağ kolum. Olan biteni o da bilsin, dedi.
Çoban Murat:
-Ağa,
söyleyeceklerim sırdır, aramızda
kalmalı,
diye diretti.
Sonunda Ağa Murat'ın dediğine razı oldu. Zaza dışarı çıktı. Çoban
Murat:
-Ağa! Sözümü kesmeden sonuna kadar dinleyeceksin, dedi. Ağa da buna
"Olur" dedi.
Çoban Murat:
-Bak
Yeter Ağa!
Senin beyninde bir taş kelebek var. Çırpındıkça denizlerin
dalgaları gibi zulme dönüşüyor. Acıları gözyaşımıza doğrayıp bizleri
canımızdan
bezdirdin. İnsanlar senden rahatsız. Bu devir böyle devam etmez. Bir
yerde
durmalısın. Halk ayaklanmak üzere.
Aklınızız
başınıza alın. Bu işin sonu nerde
biter kimse bilmez. Köylünün bilmediği ama ikimizin bildiği
faaliyetlerden vazgeç. Ağalar
toplantısı bir ay sonra burada
sizin
başkanlığınızda yapılacak. İnşallah
hayırlı sonuçlar çıkar.
Ağa:
-Sözün
daha bitmedi mi Çoban Murat? dedi.
Murat da:
-Bak
Yeter Ağa...
Sizin
beyninizdeki o taş kelebek var ya, o sizi adam
edecek. Kendinizden başka durumunuzuz Allah biliyor, senin hakkında
kötü şeyler bekliyorum.
Bir
gün,
kara güne sırtınızı dayarsınız, o azap size yeter...
Murat sözlerini tamamlamadan Ağa'nın yanından ayrıldı. Yeter Ağa,
Çoban
Murat'tan bu sözleri duyunca aklı cam parçası gibi kafasının içinde
parçalandı. Gözleri manda gözü kadar büyüdü. Naralar atmaya başladı.
Bu durumu gören
Ağa'nın adamları alaylı alaylı Ağa'ya güldüler. Ağa bunun farkına
vardı.
Çoban Murat'ın bahsettiği “taş kelebek" meselesi Ağa'yı çılgına
çevirmişti.
Bu durum çok geçmeden halka ulaştı. Ağa, kudurdukça kudurdu. Canını
yitiren,
sonra da arkasından giden canavarın başı olmuştu. Zulüm şiddetini
arttırarak devam ediyordu. Ağa, Çoban Murat'ı göz hapsine
aldırmıştı. Öldürülmesi an
meselesiydi.
Ağa, “taş kelebeğin" anlamını öğrenmek istiyordu. Bunun için ilim
sahibi
kimseler arıyordu. 0 zamanlar ülkede üç alim vardı hatırı sayılan.
Bunlar Mahmut, Davut ve
İsmail isimli alimlerdi. Ağa, bu alimleri buldurup getirtti. Ağa
onlara
şunları söyledi:
-Söyleyin
bakalım alimler. Çoban Murat bana beynimde taş kelebek
olduğunu söyledi. Ben o günden beri halk arasında alay edilir oldum.
Bu sözün
manası nedir?
Alimler şöyle dediler:
-Yaşadığınız
ömür içinde hiç umulmadık bir anda çok büyük bir felaketin
içine düşeceksiniz. Yanınızda hiç kimse sözünüzü dinlemeyecek.
Aklınızı yitirip, aklını arayan deli durumuna geleceksiniz. Ama
kurtulmak için zamanınız var. Şu
iki şeyi yaparsanız kurtulacaksınız. Birincisi insanlara iyi muamele
edeceksiniz,
ikincisi Allah'a can-ı gönülden inanacaksınız. Ey Yeter Ağa, sana
peygamberin
hadisini hatırlatıyoruz: “Şehadet ederim ki Allah'tan başka bir ilah
yoktur.Muhammed
O'nun kulu ve elçisidir. 0, Allah katından hak ile gelmiştir. Cennet
de haktır, cehennem de haktır. Hiç şüphesiz kıyamet vuku bulacaktır
ve Allah ölüleri
kabirlerinden diriltecektir."
-Ey
Yeter Ağa, şu hadisi de unutma: u Ben sizin aranızda iki
değerli
emanet bırakıyorum. Onlara
sarıldığınız
müddetçe delalete düşmezsiniz. Biri
diğerinden daha büyüktür. Ve o, Allah'ın gökten yere uzanan kurtuluş
ipi Kur'an'dır.
Diğeri de Ehl-i Beyt'imdir. Bu ikisi hiç ayrılmazlar. Kevser
Havuzu'nda bana
ulaşırlar."
Alimleri sözleri Yeter Ağa'ya tesir etmedi. Dillerini ağızlarından
kestirdi
alimlerin. Böylece alçaklığını bir kez daha göstermiş oldu. Bu
olaydan sonra halk
Yeter Ağa'dan daha çok nefret eder oldu. Kahya Zaza ise hiç durmadan
Yeter
Ağa'yı
mekanik saat gibi kurup duruyordu.
Yeter Ağa'nın
aklına Kör Yusuf geldi Ona gidip taş kelebek hakkında
sormak istedi ve taş kelebeğin ne anlama geldiğini bir de ondan öğrenmek
istedi.
Kör
Yusuf, anadan doğma amaydı. Akıllı, güvenilir, nasihatleri halk
arasında
bahar gibi sevilirdi. Ayrıca herkes ondan çekinirdi. Yeter Ağa, Kör
Yusuf'un halkla görüşmesini
istemezdi ve halkı ayaklandırır diye korkardı. O yüzden Kör Yusuf’u
kendi evinde tutardı. Ona evinin bir odasını tahsis etmişti. Kör
Yusuf bir bakıma
mahpus gibi yaşıyordu hayatını.
Yeter Ağa,
Zaza'yı ve daha birkaç kişiyi daha alıp Kör Yusuf’un yanına
gitti. Yusuf’a taş kelebeği sordular. Çoban Murat'ın “Yeter Ağa,
senin aklında taş
kelebek var" dediğini ve bu sözün her tarafa yayıldığını, bu olayın
buğday başakları
gibi çoğaldığını, Yeter Ağa'nın alay konusu edildiğini falan hep
anlattılar. Bu
durumdan kurtulmak içi ne yapmaları gerektiğini öğrenmek istediler.
En son olarak,
Yeter Ağa; “Bu olaydan sonra artık dayanamıyorum, it gibi kudurdum"
diye de
ekledi.
Kör
Yusuf:
-Ağa,
dedi. Çoban Murat doğru söylemiş. Sende o kelebek var ve yakın
zamanda bir taş kelebek gelecek ve senin başının üstüne konacak.
Kelebek yedi
renkli olacak. Cehennemin kapısı da yedidir. Kelebeğin kanatları
taştan olacak.
Gövdesi taş, başı demirden olacak. Ağır ağır gelip senin başına
konacak. Aklındaki
kelebekle bu başına konacak kelebek aynı anda kanatlarını çırpacak.
Senin aklın
yalnızca seni idare edecek şekilde sende kalacak. Saltanatın sona
erecek.
Bir
kelebeğin gücü sana yetecek. İnsanlar birkaç asır adalet içinde yaşayacaklar...
Kör
Yusuf sözünü bitirmeden hemen canını bedeninden ayırdılar. Her şey
bir anda oldu. Cinayet işlemeyi
çok iyi biliyordu Ağa'nın adamları. Çoban Murat'ı
bu yılkı ağalar toplantısından sonra öldürmeyi uygun gördüler.
Çoban
Murat bu ağalar toplantısından haberdar olduğundan, ağalarla tek
tek konuşmayı uygun gördü ve durumu ağalara bir bir anlattı. Yeter
Ağa'nın
zulmünü anladı diğer ağalar. Bundan haberdar olan Ağa ve adamları
Çoban Murat'ı
bir an önce öldürmenin kendileri için daha iyi olacağını düşündüler
ve Çoban Murat'ı ağalar toplantısından önce
halletmek istediler.
Çoban
Murat, koyunlarını otlatıyordu. Çoban Murat'ı yazıda yakalamayı
işleri
için
daha uygun görüyorlardı.
Murat'ı öldürmek için yola çıktılar.
Hırs,
öfke, kin, garez Ağa'da rüzgar gibi esiyordu. Yolda giderlerken
kendilerine karşıdan büyük bir kayanın geldiğini gördüler. Kaya
parçasının önünden
kaçıp yüksek yerlere çıktılar. Kaya ikiye yarıldı, içinden bir taş
kelebek çıkarak
uça uça geldi ve
Yeter Ağa'nın başına kondu. Kelebek yumurta büyüklüğündeydi.
Yedi renkli, kanatları
taştan. Gövdesi taş, başı demir. Tam Kör Yusuf'un dediği
gibi. Ağa'nın başına konan taş kelebek ile aklındaki taş kelebek
aynı anda kanatlarını
çırpmaya başladılar. Bu da Yeter Ağa'nın saltanatının bittiği
an demekti.
Olay kısa
zamanda halka
yayıldı.
İşler
iyice
çığırından
çıktı.
Toplantıya
katılacak ağalar öğleden sonra gelmeye başladılar. Yalnızca
ağalar değil, yirmibir köyün halkı da geliyordu toplantı için.
Herkes olacakları
merak ediyordu.
Gece gündüz
gibiydi, ay ışığı bir karış havadaydı. Herkesin gözü önünde
en genç ağayı, Salih'i seçtiler sözcü
olarak.
Salih:
-Ey
ağalar,
dedi. Beni konuşmacı olarak seçtiniz, fakat konuşmaya
başlayamıyorum.
Hani içinizde Yeter Ağa yok.
Hepinizin
gözünden kaçmış.
Ağalar hep birden:
-Hayır
hayır, gözümüzden kaçtığı falan yok, dediler. Yeter Ağa'nın kendini
idare edecek aklı kalmadı, onun için burada değil. Yeter Ağa'nın
zihniyetini oylayıp
karar altına
alacağımız toplantıya başlayabilirsin Salih.
Salih:
-Ey
halk, ey ağalar;
bugün burada çok önemli şeyler cereyan edecek. Ben
ilk önce Çoban
Murat'ı dinlemek istiyorum. Çoban Murat'ın söyleyecekleri var.
Ben ondan
sonra konuşayım.
Çoban Murat söze
şöyle başladı:
-Ey
ağalar!
Yeter Ağa'nın başına taş kelebek konunca Yeter Ağa'nın
vicdanı duvardan
akan bir su gibi yüzünde izler bırakıyordu. Korku bütün vücudunu
ecel gibi
sarıyordu. Yüzünün canlılığı yerini nefreti besleyen mayaya
bırakmıştı. Saçları birden ağardı.
Bir karıncaya bile gücü yetmiyordu. Zaman, devrinin bittiğini
onun kulaklarına
fısıldıyordu. Aklı, yalnız karnını doyurmasına izin veriyordu.
Yeter
Ağa'nın geçmişi Yeter Ağa ile yüzleşiyordu. Gözlerinin altında
karınca yuvası
gibi derinlik
oluştu. Yüzünün yarısı gül yarasıydı. Kanı çekilen kurtları, yüzünü
kaşırken
yere düşerdi. Kurtlar tekrar yüzüne çıkıp, yüzdeki derinin arasına
giriyordu.
Dil sinekleri de dilinin altındaki kanı emerdi.
Çırılçıplak
kalmıştı. Vücudunun her
tarafında oyuklar
oluşmuştu. Geceleri yarasalar bu oyuklara yuva yapardı.
Bu sözleri Çoban Murat'tan dinleyen ağalar korku ve telaşa
kapıldılar.
Ortalık bir anda
karıştı. Ağalardan üçü inanmak istemiyorlardı bu duruma.
Çoban Murat
sözlerine şöyle devam etti:
-Hey
ağalar!
Yeter Ağa'nın başına gelenler içinizden şu üç ağanın da
başına gelecek.
Bu toplantıdan hemen sonra bu üç ağanın kulaklarından sülükler
çıkacak solucan büyüklüğünde. Önüne geleni ısıracaklar. Hastalık
halkın arasına
yayılacak.
İnsanlar toplu halde ölecek, diğer onsekiz ağa ise karınlarındaki
kurbağaları ağızlarında kusacaklar. O kurbağalar sulara girip suları
zehirleyecekler
ve insanların
ölümüne sebep olacaklar.
Çoban Murat'ı
dinleyen ağalar halkın gözü önünde birbirlerine girdiler.
"Yeter Ağa'yı getirin de gözümüzle
görelim" dediler. Yeter Ağa bulundu ve halkın
önüne çıkarıldı.
Tiksinti her yeri kapladı.
Çoban Murat tekrar
konuşmaya başladı:
-Ey
ağalar!
Ben Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmedim. Ben varlığıyla,
canıyla,
kanıyla, malıyla, mülküyle her şeyiyle Allah'a teslim olmuş
birisiyim.
Bütün canlar
Allah'ın koruması altındadır. Benim Allah'tan başka gidecek kapım
yok. Ey
ağalar!
Siz
söyleyin, varsa başka kapı bana haber
verin.
Şöyle devam etti
Çoban Murat:
-Bakın
ağalar! Gün yıkılırsa altında kalırsınız. Yıkıldığında dağlar,
gücünüz
yağmurlar kadar ordu olsa, altından kalkamazsınız. Gizli
cinayetlerinizi biliyorum.
Halkın canıyla,
kanıyla, namusuyla oynadınız. Yüzlerce kadın kendini astı sizin
yüzünüzden.
Saltanatınız uğruna insanların kulaklarını keserek köpeklere,
parmaklarını
keserek kedilere yedirdiniz. Bu kölelik bugün burada bitecek, ben
böyle
diyorum.
Çoban Murat
sözlerinin sonuna geliyordu:
-Kaplumbağa
gibi uzun ömürlü olsanız, yılan gibi kabuk değiştirseniz,
çocukları
ihtiyarlatan gün siz ağalara döner. Kudurmuş bir köpek bile sizden
vakarlıdır.
Ağaların sözcüsü Salih söze başladı: -
-Bakın
ağalar! İçinizde üç ağanın kulaklarından solucanlar çıkacak diye
haber verildi, o da oldu. Solucanlar halkın içine girip iki insanı
soktu. Adamlar
öldü, inanmazsanız gidip bakın. Ölenlerden
birisi
Yeter Ağa'nın kahyası Zaza,
diğeri ise ağanın bir başka adamı. Cesetleri ağanın evinin
bahçesinde yatıyor.
Başlarında da bir sinek ordusu var. Bu durum diğer ağalara da
olacak. Tavsiyem
şu ki, bu toplantı biter bitmez herkes yurdunu terk etsin. Dicle
Nehri'nin denize
döküldüğü yerde hayatlarını kendi hallerinde sürdürsünler. Bu son
şans...
Çoban Murat'ın söyledikleri tek tek gerçekleşti. Üç ağanın
kılağından akan solucanlar
insanları
sokmaya devam etti, diğer ağaların karınlarından çıkan
kurbağalar suları zehirledi. Halk ayaklandı ve Salih'in dışındaki
tüm ağaları sürdü.
Halk Çoban Murat'ı başkan seçti. Çoban Murat'tan sözü devralan Salih
şöyle söylüyordu:
-Ne
insanları
kıracağım ne de üzeceğim. Ben yalnızca hakkı söyleyeceğim.
Çoban Murat'ın konuşmalarına aynen katılıyorum. Ağaların sürgüne
gönderilmesi
kararı kendileri için hayırlı sonuçlar verecektir.
Bu öyle bir olaydır ki, belki de lanetin ta kendisidir.
Umarım halk da aklını
başına toplamıştır. Çoban Murat'la birlikte inşallah güzel bir
düzen kuracağız.
Fırtınada limana sığınan gemilerin direğinde her şeyi gizleyen eski
tarihin yeni gözlerinde, vicdanların aynası vardır. Ağalığın
vicdanında da zulmü gösteren
boy aynaları
olmalıdır, dedi.
Alçaklığın zirvesine düşerken ağaların kaderi adildi. Ağaların
gayesi güneşi
mezara koymaktı ama iş değişti. Bu olaydan sonra Yeter Ağa daha da
kötüleşti.
Yeter Ağa nefes alırken maymun iştahlı, nefes verirken yılan yüzlü
oluyordu.
Bu rezillik ağaları, ölüm toprağın altına koyana kadar devam etti.
Toplantının
sonuna gelinmişti.
Çoban Murat şöyle diyordu:
-Beni
yaktığın
kadar yan. Yandığın kadar haykır.
Halk oybirliğiyle bu sözlerin içindeki manaları kabul etti ve
vicdanlarıyla
imza altına aldılar.
Salih ay yüklü gemiye binerken, rüzgar, elindeki kağıtları alarak
boşluğa
savurdu.
Arkasından gümüş suyun gözleri gülüyordu.
|