|
Atalarımıza İnanalım mı?
Teoman ŞAHİN
Atalarımızın sözlerine inanıp inanmama konusunda ciddi bir sınavımız
var. Bu sınav hayatın tüm alanına hakimiyet sağlamış bulunuyor.
Sınav sonunda
atalarının doğru sözlerine inananlar kurtulacak, inanmayanlar
boğulacaktır.Başka
bir deyişle atalarının yalan sözlerine inananlar sapacak,yalan
sözlerine inanmayanların
doğruyu bulma şansları olacaktır.
Hayat sürecinin bu kısmının pek çok yansıması var. İlk aşamada
atalarımızın
sözlerinden bazılarını hatırlatarak, konuya küçük d e olsa dikkat
çekmek gerekiyor.
Her türlü sınavda en önemli unsur olarak titizliği gözden kaçırmama
konusunda
herkesi dikkatli olmaya davet edelim mi?
Atamızın birisi:"Eğri otur doğru söyle 'derken, diğer atamız:"Doğru
söyleyeni dokuz köyden kovarlar w diyor. Şimdi genç
arkadaşlara ne dememiz gerekiyor? Her durumda doğruyu söylememizi
tavsiye eden atamızın sözüne mi
uymalıyız? Yoksa doğruyu savunmanın başımıza bela getireceği
gerçeğinden hareket
etmemiz gerektiğini mi hatırlatacağız? Tarihte doğruyu söylemekten
vazgeçmediği
için başına musibetler yağan insanları mı kendimize örnek almalıyız,
yoksa statü
hükümlerine göre söz söyleyip hareket ederek başına hiçbir şer
gelmeyen insanları
mı?
Sözü gümüş, sükutu altın olarak bize sunan atamız doğru sözün
başımıza
getireceği sorunları gördüğü için mi sözünü böyle söylemiştir, yoksa
susma sustukça
sıra sana gelecek sözü ileriki yıllarda buna tepki şeklinde doğmuş
bir atasözü mü
olacaktır?
Mazlum arkadaşımıza yapılan haksızlık karşısında sustuğumuzda
'düşenin
dostu olmaz 'diyen atalarımız haklı çıkmış olmuyor mu? Veya bu
durumda 'dost
kara günde belli olur' diyen atamızın haklı çıkması için çaba
harcamamız daha
doğru olmaz mı? Her türlü riski üstlenip doğruyu söyleyerek kara gün
dostu
olduğumuzu kanıtlayalım ve bunu bir değer yargısı olarak tarihçinin
önüne koyalım
mı? Yoksa tehlikeleri düşünerek susmayı erdem kabul edip dostluğun
lokal bir durum olduğunu mu not düşelim tarihe?
Sıkça duyduğumuz 'konuşursam yer yerinden oynar, ya sus ya da
doğruyu
söyle, her doğruyu söyleme ama her söylediğin doğru olsun' gibi
sözler bu
paradoksların açmazları değil mi?
Örnekleri her toplumun ataları bazında çoğaltmak mümkün. Bu durumda
"Ya atalarınız yanılmışsa" diye bize haber verilen ilahi buyruğun ne
kadar önemli
bir başlangıç noktası olduğu anlaşılmıyor mu? Neden bilimde şüphe
unsurunu
sürekli vurgulayan atalarımız aynı vurguyu kendileri bizlere sunduğu
değer yargıları
konusunda yapmıyorlar?
Bizler atalarımızın dinini seçmek zorunda mıyız? Atalarımız bu
noktada
dahi yanılmış olmaları mümkün değil mi?
|