Aşka Dair

Metin DEMİRCİ

          Aşk  konusunda  kimin kafası  karışık  ki?  0nu  olumsuzlayan kaç kişiye rastlandı şimdiye kadar? Kime sorarsanız sorun aşk nedir diye, bir gülümsemeyle cevap alırsınız. En azından bunu bilmeyecek ne var der gibi yüzünüze bakar bu soruyu yönelttiğiniz kişi. O anda muhatabınız zihnindeki algıyı tereddütsüz mimiklerle ifade etmektedir. Belki de o anda Leyla ve Mecnun şablonu vardır o gülümsemenin ardında. Kim bilir belki de gençliğin bir izdüşümüdür o gülümsemeyle ifade edilmeye çalışılan. Veya karşı cinse duyulan sempatinin karışık tezahürü olsa gerek o sıcak ortamda o sergilenen romantik tavırlar. Hatta aşk nedir sorusunu şeyhinden duyduğu ama bir türlü şeyhinden öte bir yere götüremeyenler, İlahi Aşk söylemiyle özdeşleştirerek cevap verirler. bu soruya. Bu kimselerde de görülür o iyi bilmişlik ve kendine eminlik tavrı. Daha değişik kişiler de vardır elbette aşk nedir sorusuna cevap verenler arasında. Genellikle aşk karın doyurmaz diye düşünenlerin ifadeleri acayiptir. Bu insanlar bıyık altından gülerler aşkın her çeşit tanımına Onlar da böylece aşka uzak olmadıklarını ifade ederler farkında olmadan.

Mal, mülk, makam, mevki tutkunları olmasaydı "Aşk imiş ne varsa âlemde" diyen şair için "Üstat büyük konuştu " deyip işin içinden çıkmak mümkündü ama makam, mevki erbabı da en az diğerleri kadar aşkın tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Bir karakaş, bir kara göz uğruna dünya nimetlerini terk edip kafayı yiyen Mecnunlarla bir mevki uğruna kara kaşı kara gözü, eşi dostu feda edenler arasındaki keyfiyet çok mu farklı? İktidarı elde etmek ya da iktidarı elde tutmak için kardeşlerini ve kardeşlerinin sabilerini yok eden; iktidar olmak için ülkeyi anarşiye sürükleyip kendine zemin hazırlayan; bu yolda önüne çıkan engelleri aşmak için binlerce insanın hayatını hiçe sayan kimse aşk ateşine düşmedi de sadece Mecnun mu düştü? Hangisinin ateşi daha şiddetli? Sevdiği kız başkasına gitti diye canına kıyan genç ile iflastan dolayı intihar eden arasındaki illette mahiyet farkı mı var?

Aşk bir bakıma bir şey için her şeyi feda etme tutkusunun adıdır. Bu olayın arka planında Allah'ın tecellisinin varlığı tartışılmaz bir gerçektir. Allah her şeyi güzel bir kıvamda yaratmaktadır. Onun tecellisi her şeyde farklı bir cazibe oluşturur. Rızk olarak yaratılan her nimet ondan yararlanacakları cezbeder.. Koku, tat, aroma ve şekil bu cazibenin en can alıcı kısmıdır ki canlılara albeni oluştururlar. Bir delikanlının bir genç kızın cemaline tutulması ile karşılık veren kızın delikanlıya olan ilgisi aynı kanuna göre gerçekleşir. Yine çocuğu uğruna her türlü zorluğa katlanan bir annenin sevgi potansiyeli de aşka dönüşebilecek bir keyfiyettir ki o potansiyel aynı tecellinin cazibesinden kaynaklanmaktadır.

Aşka varan her cezbe esasta iki yönlüdür. Kul olmaya yönelik aşk, kul etmeye yönelik aşk. İnsan bu iki esas üzere yaşar. Mecnun misaline denk düşen aşklar sahiplenmeye, hükmetmeye, hâkimiyet kurmaya dayalı aşklardır ki "Dünya bir kişi için çok, iki kişi için az" diyen, hâkimiyeti için kendine hasım olabilecek herkesi ve her şeyi yok etmeye kalkan, dünyayı kana bulayan, bu yolda her türlü hileyi meşru gören; hayatını tutkusuna feda eden gözü kara kişiler bu gruba girerler. Leyla'sını elde etmek için her şeyi göze alan ama bunu elde edemeyince de kafayı yiyen kimse ile bükemediği bileği kırmak için yanıp tutuşan kimse arasındaki keyfiyet herhalde aynıdır..Zaten aşkın bir başka tarifi de insanın bir şeye güçlü sevgi ve bağlılık duyması değil mi?

İlahın zatındandır hükmetme ve hakimiyet.İnsanda görülen hükmetme ve hakimiyet arzusu ise Allah'ın insana bir tecellisidir ki bu keyfiyeti insanın hakkıyla kullanması imkansızdır.İnsan ancak Allah'ın indirdikleri ile hüküm edebilir.Aksi takdirde insan, nefsine tecelli eden bu zati özelliğin cezbesine kapılarak kafayı yer ve böylece bu aşk ateşi onu yakar.. Zaten Adem'e cennette öğretilen en önemli şey Allah'ın hükmüyle hükmetmektir. Bu konuda nefse güvenilemeyeceği gerçeği yasak meyve olayı ile ispatlanmıştır. İnsan her şeye sahip olsa bir şey daha ister ki o da ölümsüzlüğe kavuşmak veya ilahlığa terfi etmektir. Oysa Allah birdir hükmetmek ancak onun hükmüyle mümkündür. Bir kimseye dünya dar geliyorsa daha ötesinde tüm âlemler de dar gelecektir. Hâkimiyet söz konusu olduğunda âlemler bir kişiye geniş iki kişiye dar gelir. Tarih boyunca "hâkimiyet mecnunları" kendilerinin yeryüzünün hâkimleri olduklarını iddia etmişlerdir. Oysa kısmi hâkimiyetin hâkimiyet olmadığını herkes bilir.

Ferhat Şirin veya Leyla Mecnun ve benzeri hikayelerle ifade edilmek istenen başkadır ama tüm aşkların hepsinin özünde bir hakim olma sevdası mevcuttur ancak Leyla ile adlandırılan bu tutku "imkansızla” karşılaşınca ray değiştirir ve maddi Leyla manevi Leyla'ya terfi eder.. Bu tipik bir terfi ediştir; ki maddi Leyla'nın yerine konan manevi sevgilinin adı yine Leyla’dır. Böylesi bir tutkunun adına ilahi aşk demek acayip olmaz mı? “Aşk imiş ne varsa âlemde" diyen üstat belki de Leyla Mecnun hikâyesiyle bu olayın bir diğer yönüne dikkat çekmek istemiştir. Belki de Genceli Niyazi'nin bir sultana ithafen bu hikâyeyi yazması hâkimiyet tutkusunu vurgulamak içindir, aksi takdirde bir krala bir gencin sevdasını yazıp takdim etmenin ve bunu bir nasihat olarak izah etmenin bir anlamı olmaz.

Aşkın bir diğer esası daha vardır ki bu aşk zati tecellinin eşyadaki tecellisinin cezbesinden farklı bir yapıdır. Aşkın bu vaziyetine ilahi aşk dense yeridir. Bu aşkın oluşumunda teslimiyet söz konusudur..Çünkü Allah'ın maddiyattan yansıyan tecellisine daha latif varlıklardan yansıyan tecellisi eklenir.Bu öyle bir tecellidir ki cazibesi insanı kuşatır.İnsan her yerde Hakkı görür.Bu sevda insana kafayı yedirmez.Bu aşk öyle bir aşk ki buna mail olanlara ne meczup sıfatı yakışır ne de mecnun adı. Bu kimseler ya Allah'ın ruhuyla muhatap olmuşlardır ya da doğrudan Allah'ın kelamını duymuşlardır. Veya Allah'ın büyük delillerini bizzat seyretmişlerdir. Onlar hayatlarını Allah adına yaşarlar, onlar Allah adına ölürler. Onlar Allah'ın hükmüyle hükmederler, hiçbir sevgiyi Allah sevgisiyle denklemezler. Onlar için sevgili yalnızca Allah’tır. Onlar Allah'ın hududunu zorlayanları kim olursa olsun sevmezler. Onların kalbini ışk ağacının sardığı gibi Allah sevgisi sarmıştır. Ama Allah aşkı ışk ağacı gibi kurutmaz;  diri kılar, besler, büyütür, yüceltir.

Tutkuya varan her sevdanın adına aşk demenin   bir sakıncası   yoktur..

Tüm sakınca aşkları karıştırmaktan kaynaklanır.. Zaten insanın en kötü huyudur bir şeyleri bir şeylere karıştırmak.Çünkü insan esasen en güzel kıvamda yaratıldığı halde iyiliğin ve güzelliğin ne olduğunu kendiliğinden bilemez.. Ona şu doğru bu yanlış ,şu iyi bu kötü ya da bu güzel şu çirkin demek de yeterli değildir.Hatta bu konuda Adem peygamberle başlayıp son peygamberin takipçilerinin devam ettirdikleri hakla batılı, iyiyle kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırma faaliyetlerinin önüne çıkan en büyük engelin insanın bu karıştırıcı huyundan kaynaklandığı bir gerçektir demek sanırım yerini bulmuş bir ifade olacaktır. Velhasıl insan kendi haline bırakılırsa tevhitten hemen uzaklaşır ve her şeyi bir tek şey görmeye başlar. Önce her şeyi eşitler. Kadın erkek eşit; oylar eşit, soylar eşit, diller eşit, dinler eşit der ve her şeyi bir şey şeklinde algılar.

Aşk da diğerleri gibi insanın tevhidi yapıdan tekil yapıya indirgediği bir kavramdır.Oysa aşk ilk anda olumlu ve olumsuz olmak üzere tevhidi bir oluşumu yansıtır.Olumlu yönden aşk her sevgiyi,her arzu ve isteği dönülmez bir tutkuyla Allah'a mal etmek; olumsuz aşk ise her şeyi nefsin bir takıntısına feda etmektir.. Nefsin arzularını ilerleterek işi aşka vardırmak ya da aşkına nefsini feda ederek sevgilinin mükâfatına kavuşmak. Mecnun 'un derdi Leyla'yı elde etmek Yusuf'un derdi Allah'ı razı etmek. Birinde maddi bir müptelanın manevi bir aşka dönüşeceği iddiası var, diğerinde ise müptela olunan bir manaya maddi her şeyi feda etme gibi sağlam bir tutkunun yol alışı mevcut. Yani, Leyla ve Mecnun ve benzeri aşk hikâyeleri maddi sevginin felakete götüren sapkınlığının sembolik ifadesidir. Dolayısıyla Leyla ve Mecnun hikâyeleri sultanlara nasihat anlamında değerlendirilir.

İnsanın aşk denen bu hallerini hep sempatik tavırlarla cevaplaması acayip değil mi? Bir yanda maneviyatı için maddi her şeyini feda edenler, diğer yanda maddi şeyler adına maneviyatı ayakaltı edenler. Denk gibi görünen bir dengesizlik. İki tarafta da aşkın kanunu işledi diye her iki duruma aşk desek haksızlık etmiş olmaz mıyız? Aşkı yalın bir ifadeyle değerlendirmek yerine maddi aşk, manevi aşk, ya da ilahi aşk, şeytani aşk şeklinde vasıflandırarak izah etmek elbette daha iyidir. Nasıl ki ahlak gibi,akıl gibi ,medeniyet gibi kavramları çeşitlendirmiyorsak ve onları derecelendirme ihtiyacı duyuyorsak ,aşkı da bunun tersinden ele almalıyız.. Aşkı iyi aşk ,kötü aşk;maddi aşk,manevi aşk;veya ilahi aşk,şeytani aşk şeklinde tevhidi bir bakışla değerlendirmek gerekir .Hak taraf ,iyi daha iyi,en iyi şeklinde derecelendirilirken kötü taraf da kötü,çok kötü, en kötü diye sıralandırılmalıdır .Aksi taktirde maddenin cezbesine kapılıp nefsini ilah edinenlerle, ilahi tecelliye mazhar olanlar karıştırılacaktır.Bu durum insanlığın onulmaz yarasını derinleştirmekten başka neye yarar?.

Aşkın halleri çoktur. Bu hallerin her biri kendi içinde değerlendirilir. Bu haller kişisel bir yapı arz ettiğinden herkese kendi aşkı şirin görünür. Herhalde “aşk nedir” sorusuna verilen cevaplardaki o olumluluk, o sempatik tavırlar, o hafiften gülümsemeler aşktaki kişisel yapının insanda empati oluşturmasındandır.

Aşkından memnun olmayan âşık olur mu? "Aşk ateşinden hoşem" demeyene aşık denir mi? Aşkı reddedecek kadar aşka muhalif olanların her şeylerini o bir şey için feda etmeden iddialarını ispat etmeleri mümkün mü?