|
|
|
BEŞİNCİ BÖLÜM AŞK
Hasan ARSLAN
Mecnunlar'ı çöle düşüren, Ferhatlar'a dağı deldiren, Yunus'a kırk
yıl Taptuk Emre'nin kapısına sırtında dümdüz odunlar taşıttıran,
Bilal-i Habeşiler'i kızgın kumlarda sürüyen; Fuzuli'ye "Leyla vü
Mecnun"u, Şeyh Galib'e "Hüsnü ü Aşk"ı yazdıran; Osmanlı
İmparatorluğu'nu yedi düvele meydan okutturan, kıtadan kıtaya
koşturan, denizlerden aşıran; Koca Sinan'a mimari abideler
nakşettiren hep aşktır. Çünkü aşkı gönüle koyan, gönülde sır gibi
tutan her şeyin yaratıcısı galip-i mutlak olan Allah'tır. Aşk hep
vardır, şimdi de yaşıyor ve ezelden ebede kadar var olacaktır. Hep
insanla birlikte yaşayacaktır. Kimisinde Allah aşkı, kimisinde vatan
aşkı, kimisinde insanlık aşkı, kimisinde de türlü türlü beşeri
aşklar halinde nüks edecektir. Aşk fıtrattan gelir. Tamamen insanın
aciz, cüz-i iradesiyle olan bir şey değildir. İnsanın elinde olan
bir şey olsaydı, insanın inisiyatifinde, inhisarında olsaydı; insan
aşkı istediği zaman yaşar, istediği zaman ondan yüz çevirirdi. Kim;
nerde, ne zaman, nasıl, neye, kime aşık olacağını nasıl bilebilir.
Haşa! Aşk da zamandan, mekandan, ortamdan münezzehtir.
Zaman gelir,
fakiri, zengine kul köle eder. An olur, zengini fakirin yoluna
hasret bırakır. Güzele, çirkin yolunda; çirkine, güzelin bir bakışı,
bir an beraberliği için can verdirir. Yaşlıyı genç için, "için için
eritir." Genci yaşlı için "dizin dizin yürütür."
Sevda belasına
uğramışın gözü kimseyi görmez. O alemi serseri bilir. Rüzgarda
uçuşan gazel, sele kapılmış kütük gibidir. Bakar ama görmez. Aşığın
bakışları boşlukta kaybolur. O elini nereye attığının, ayağını
nereye bastığının farkında değildir. Onun gecesi gündüzüne
karışmıştır. O her an sevgilisini arar. Kaybolan sevgilisinin;
nerde, nasıl, kimde nüksettiğini arar. Kendisinden kopup giden,
canından can olan sevgisini arar. Ruhundan ruh olan, kanından kan
olan; hasılı öz cevherinden olan özünü, uçup giden benliğini arar.
Aşık nereye baksa,
nereye gitse, ne yese, ne içse, ne okusa hasılı her yerde sevgisini,
sevgisinin karşılığını arar. Diğer yarımını arar ki insan adeta
bunun için yaratılmıştır. Rahat için, huzur için, mutluluk için,
teskin olmak için, kaybolup giden sevgisini bulmak için kimisi
çöllere düşmüş, kimisi dağları delmiştir, kimisi diyar diyar
gezmiştir. Bütün bunlar, küçücük et parçasının hastalığına şifa
bulmak için olmuştur. O, der ki, itiraf en büyük tövbedir. Nihayetin
iyi, kötü olacağını düşünmez. Tam bir budaladır. Budala gibi
konuşur, yaşar. Onun için önemli olan doğru söylemektir. O yeter ki
doğru söylesin, onun vicdanı rahat etsin. Gerisi hep angaryadır. O
zaten kendisine yapılacak kınamaları, alayları elinin tersiyle
önceden gerisin geri itmiştir.
Sevda dost, düşman tanımaz. Ana, baba bilmez. Kendi bildiğini okur.
Kendisini yaşar ve yapar. Eşini kayıp eyleyen kuşlar gibi daldan
dala uçuşur, yanık yanık öter. Sevenin hiç kimseyle bir derdi
yoktur. Seven kendi ızdıraplarıyla muzdarip olmuştur. Benliğini,
şuurunu kaybetmiştir. Kaybolan şuurunu arar. Görmez, duymaz.
Dertleriyle hemhal olmuştur.
Onun için hiçbir
şeyin zevki, tadı yoktur. Aşık; sırça sarayları, malı, mülkü
neylesin. Onun sarayı da, malı da canından çok sevdiği cananıdır,
yoksa hiçbir şey yoktur. O varsa her şey vardır. Seven bir an bile
gülmeye hasrettir, eğlenmeye susamıştır. Bir bakış, bir tebessüm
kendisi için dünyalara değecektir.
Bütün bunlara rağmen aşkı
aşk yapan, sevdayı kara sevda yapan ayrılıktır. Ayrılık olmasaydı,
sevda olmazdı. İki gönül kavuşursa sevda biter. Aşk yüce olmasaydı
insan hiçbir zaman kendisinin olmayacağını bildiği sevgilisi için
ağlar mıydı, sızlar mıydı, uykusundan olur muydu, sararıp solar
mıydı, için için erir miydi?
Aşkın mantığı tezat
kurmaktır. Aşk zıtlıklarla hem-hal olmuştur. Biri sevince diğeri
karşılık vermez. Yani aynı anda ikisinin de birbirini sevmesi mümkün
olmaz. "Bir nazenin bana gel gel eyledi. Varmasam incinir, varsam
incinir." Nitekim her iki taraf hep ikilem, hep zıtlıklar içindedir.
Bunun yanında sevginin yaşaması için bir tarafın sevmesi gerekir.
Yani her iki taraf aynı anda severse ya da sevmezse aşk biter. Ondan
sonrası sadece güzel bir hatıra olur. Aşkın püf noktası, en büyük
espirisi şudur ki, ilk önce bırakan, terk eden iki defa kaybeder.
Onun ömrü pişmanlıkla dolu olacaktır. Yani hem pişmanlık, vicdan
huzursuzluğu hem de sevgilisini kaybetmiştir. Terk edilen de
sevdiğini kaybetmiştir ama vicdanı rahattır.
Peyami Safa sevda
da, erkekle kadının birbirine olan durumlarını ne güzel tarif
etmiştir. "Erkek hakimiyetiyle mahkumdur. Kadın ise esaretiyle
galebe çalar."
Yüce Rabbimiz ne
güzel bir şekilde her iki tarafı birbirine sebep kılmış, muhtaç
yapmıştır. Her biri, varlığını diğerine muhtaçtır. Biri olmadan
diğeri için yaşamanın önemi kalmaz. Rabb'imiz; aşkı, sevdayı en yüce
duygular, hazlar ve güzel bir maneviyatla süslemiştir. Yoksa bu
aciz, nankör, hain, sinsi insanın bir başarısı değildir. Her güzel
olan ne varsa Allah'tandır. Allah ne yaparsa güzel yapar.
Hiç aşk güzel
olmasaydı; Mecnun, kendisi için ordularla sevgilisini almaya
gidenlere beddua eder miydi? Aşkının artması için Allah'a dua eder
miydi? Hiç Fuzuli aşk ızdırabından mutlu olduğunu söyler miydi?
"Aşk derdiyle hoşem,
el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim
helakim zehr-i dermanındadır."
Aşk; din tanımaz,
ırk tanımaz. Aşık için sevgisinin kıblesi önemlidir. Buna karşı
sevgilisinin dini ve ırkının hiçbir önemi yoktur. Onu diniyle,
ırkıyla sevmiştir. Kendisi için de öyle düşünülmesini ister. Aşık;
dini, ırkı, çirkinlikleri, hatları... Hasılı bu nevi engelleri
sevgisinin güzel örtüsüyle örtmüştür. Bu engelleri görmez, duymaz.
Aşık kıskançtır,
vesveselidir, evhamlıdır, şüphecidir, daha ziyade kararsızdır.
Sevgilisi için devamlı şüphe içindedir. Yarini birisiyle görse,
biriyle konuştuğunu görse, onun dünyası yıkılır. Seven bin bir
şüpheye girer, çeşit çeşit duygu ve heyecan yaşar. Sevenin anı
anını; demi demini tutmaz. Aşık bazen çok sever, bazen az sever.
Yaralı gönül bazen aşk nöbetinin bittiğini zanneder. Ama umulmadık
bir zamanda, mekanda sevgilisinin bir tavrı, bir hareketi onu
yeniden türlü türlü acıya, sıkıntıya duçar eder. Onun kalbi göğüs
kafesinden fırlayacak gibi olur. Vücudundaki bütün kan beynine
sıçrar. Bu hal hiçbir zaman bitmez, hep böyle devam eder.
Sevenle sevilenin
kavuşmasına en büyük engellerden birisi de rakiptir / rakiplerdir.
Rakip bazen erkektir, kadındır; gah ailedir, gelenektir, görenektir,
an'anedir; bazen de hiçbir zaman ortadan yok olmayan türlü
şekillerde, ortamlarda cereyan eden bayağı taassuptur. Velhasıl
rakip değişik zamanlarda, farklı mekanlarda her kisveyle sevenlerin
arasına girmekte, onları birbirinden ayırmaya çalışmaktadır. Nazlı,
cilveli, insafsız, hain, sinsi sevgili sevenin zaafını biliyorsa onu
yollara, dağlara düşürmek; diyar diyar gezdirmek için elinden geleni
yapar. Sevenine hiç acımaz. Bunları aşığına yaparken sadistçe bir
zevk duyar. Öyle ya! Aşkın, aşığın dillere destan olması, sevenin
yollara, dağlara düşmesi için sevgilinin zalim olması lazım gelir.
Aşk ketumdur, sır
sahibidir. Konuşmaz, somurtur. Sevgisini bir sır gibi saklar.
Boynunu vursa söylemez. Sır ilginçtir, ilgi çekicidir. Dikkati
kendisinde yoğunlaştırır. Bir çok insan sırrın peşindedir. Sırrı
ifşa etmenin zevkini yaşamak ister. Zaten en büyük mutlak sır da
Cenab-ı Allah değil midir?
A. Haşim'in şu
tespiti ne güzeldir: uzaktan gelen sesler, yarım kalmış tablolar,
tarihi harabelerin kasvetli havası, çobanın uzaktan gelen kaval
sesi, gece ay ışığında mırıldanan şarkılar bize en güzel duyguları
yaşatırlar. Evet aşk ifşa edilmez, sadece sezilir. Gerçek sevenler
hiçbir zaman kalkıp alenen: "Ben seviyorum." diye haykırmamıştır.
Bütün bunlara
rağmen beşeri aşk, mutlak aşkın gölgesinde kalır. Bir nevi, beşeri
aşklar mutlak aşkın bir aks-i sadasıdır, bir nüvesidir. Mutlak aşkın
bir nebzecik olsun kulda tecellisidir, nüksedişidir. Zaten hakikat
olan aşkın hangisi insanı adım adım mutlak sevgilisine, dostuna, her
şeyin sahibi olan Allah'ına götürmemiştir.
Bundan öte aşk
yoktur...
|
|
|