|
AYNANIZ
AĞLIYOR MU?
KENAN YAŞAR
Duru bir sudan
daha derindi ayna. Binlerce demir parçasının ateşte eritilip bir
bütün demir parçası elde edildiği gibi onu da kim bilir kaç kum
tanesinden elde etmişler, içine kim bilir daha neler katmışlardı.
İlk halini
hatırlıyor, kendini göremiyordu... Yeni doğmuş bir çocuk gibi
şuursuzdu.
Bir yanı siyah
giyindiği gün içi gibi her yeri ışıldıyordu. Hele altın rengindeki
çerçeveye sahip olduğu gün tacını giymiş kral gibi gülümsüyordu.
Beyaz bir duvara
asıldı. Artık sırtını dayadığı duvara bir çivi ile bağlanarak onunla
dost olmuştu.
Yaşamın bir
penceresi olmuştu. Her şeyi olduğu gibi gerçek, tarafsız ve yorumsuz
yansıtan bir pencere.
Ağlayanla ağlıyor,
gülenle gülüyordu. Görmek istediği gibi bakanlar oluyordu aynaya.
Onlara görmek istediklerini göstermenin, içinde açtığı yarayı
anlayabilmek çok zordu.
Maskeli yüzlerin
maskesiyle karşılaşmak, yüreklerindeki acımasızlığın riyanın
vefasızlığın yüzlerine akseden yönleriyle karşılaşmak kolay değildi.
Özellikle
geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, ayna sessiz sessiz
ağlıyordu. Bazen kendi gözyaşlarını siliyor, bazen de yakalanıyordu.
Neyse ki sıcaklık farkından oluştuğunu düşünerek siliyorlardı
üstündeki damla damla yaşları. Oysa ayna ağlıyordu.
Kimi zaman yalnız
başına kaldığında, bir gün dilinin çözülüp kendisine bakanlarla
konuşacaklarını karşısında birine söyler gibi kendi kendine
konuşuyordu:
"Siz insanlar ne
tuhafsınız. Olduğunuz başka, olmak istediğiniz başka. Aradığınız
başka, bulduğunuzu sandığınız daha başka. Dört bucakta aradığınız
huzurun yanı başınızda olduğunu inatla görmek istemeyen garip
varlıklar.
Bir gün ellerinizi
şakaklarına dayayıp karşıma geçseniz... Düşünseniz... Kendi
gözlerinizin içine baksanız derin derin. Her şeyin çaresini
bulacaksınız. Huzurun, başarının, dostluğun, sadakatin, samimiyetin
ta kendisini...
Sorun da içinizde,
çözüm de... Maskeyi yırtmanın yolu da bu...
Bir kalem alıp
elinize kendinizi çizseniz yüzünüzü nasıl çizersiniz. Masum
çocukluğunuzun kaybolan hüznüyle mi?
Ya benim halim?...
Sizi her saniye görmek istediğiniz şekille resmetmek zorundayım. En
zoru da; olmak istediğinizi anlamakta çekiyorum.
Nelerinizi
görmüyorum ki... Benden ayrı olduğunuzda yaptıklarınızı bile
okuyorum yüzlerinizde.
Bazen uyarmak
istediğim oluyor sizi, olduğunuz gibi gösteriyorum. "Şimdi kötü
görünüyorum" diyorsunuz. Yine de kötü olduğunuzu kabullenmiyorsunuz.
Sizin üzdüklerinizi unutup, sizi üzmekten korkarak eski halime
çekiniyorum.
Az da olsa
gözlerinizin içinin güldüğü oluyor. Bazen ilahi bir lütuf gibi
samimice gözlerinizin yaşardığında sizi, ne çok seviyorum.
Gerçek hayatta
yaptıklarınızı romanlarda, hikayelerde, filmlerde bir başkasının
yaptığını gördüğünüzde; sanki onları siz yapmamışçasına mağdur
olandan yana olup sizi temsil edene kızıyorsunuz. Ne büyük çelişki?.
Ben aynalığımdan
utanıyorum. Ama siz...
Kendinize böyle
yabancı olmasanız... Biraz olsun ruhunuzu dinleseniz karşımda.
Kendinizi sorgulasanız...
İçinizden birinin
dediği gibi Suçlarınız yüzünüzde görünseydi biz aynaları satın
almazdınız' Yüzünüzde maske var. Yaşlanınca maskeyi bir parça
çıkarıyorsunuz. Bu kez de, aynalar yalan söylüyor diye yalancılıkla
suçluyorsunuz.
Görmeyi bilseniz,
görmek isteseniz, her biriniz bir ayna. Ama siyah gözlüklerle
gizliyorsunuz gözlerinizi. Cenazelerde ağlamadığınız bilinmesin,
dışarıda nereye baktığınız fark edilmesin diye.
Merhametin
yokluğu, kıskançlığın hakimiyeti belli olmasın diye.
Yalan söyleyen
dudaklarınızı boyalarla kapatıyor, kirlenen yüzünüzü fondötenlerle
kremlerle örtüyorsunuz.
İmrenilecek
halinizde yok değil. Siz, yanlışlarınızı bana göre çok kısa
hayatınızda kolayca taşırken, ben doğruluğu sonsuza yakın taşımak
zorundayım.
Fanilik bazen, ne
güzel diyorum.
Bir tırtılın
kelebeğe dönüştükten sonraki ömrü, gül bahçesinde de geçse en fazla
bir gün.. Sizlerin de atmış, yetmiş, nihayet yüz yıl... Bu süreler
içinde yer, içer çoğalır; dilediğiniz gibi yaşarsınız. Her gün
üzerime konan karasinekler bile 3 gün yaşar.
Oysa ben
büyüyemem, çoğalamam. Sekiz bin yıl önce Çatalhöyük'te var olan en
eski atam bile sizin elinizde. Rahat bırakmamışsınız...
Sizin toprak olma
hakkınız var. Biz aynaların kuma dönüşme hakkımız yok nedense?"
Ayna böyle
söylüyor, kırılgan bir yürekle hayata tutunmaya çalışan insanlar
gibi, beyaz duvara ufacık bir çiviyle tutunuyordu.
Duvar bir
gün "yeter" dedi.
Çivinin prangasını çözdü.
Ayna yere düştü.
Kırıldı.
Şimdi ayna bir
köşede özellikle geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, sessiz
sessiz ağlıyor. Her şeye rağmen kendi doğrularıyla var olmanın
mutluluk gözyaşları bir yandan; eğilenlerin, bükülenlerin açması
haline yönelik hüzün bulutları diğer yandan. Sahi sizin de aynanız
var mı? Aynanız ağlıyor mu?
|